Modern bilgelik ve cebimizdeki develer
Güne harika bir enerjiyle başladığımızı hissediyorum. Zihnimizdekileri yazıya dökmek, yeni bir mevzu üzerinde beyin fırtınası yapmak üzere derince bir ironiye ne dersiniz ? İroni ruhun en zarif savunma mekanizmalarından biridir. Hayatın bazen fazla ciddi, bazen de fazla absürt olan yanlarına karşı biraz "tersinden" bakmak hepimize iyi gelir. Özellikle her şeyin mükemmel görünmeye çalıştığı şu çağda; bilimin, sanatın ya da günlük hayatın içindeki o ince tezatları yakalamak tam bir zihin jimnastiği. Meselâ hangi sahada top koşturalım? Akademik hayatın bitmek bilmeyen "ulvî" ciddiyetini mi? Bütün dünyayı ele geçirecekmiş zannına kapılmışların ego oltasına takılmasını mı? Yoksa insan doğasının o muazzam, "plânlı ama her zaman tesadüflere mahkûm" tarafını mı? Topu ayağımda çevirmeyeyim daha fazla, nereden vuralım ince ince? İçimdeki ses diyor ki: "Çok bekleme, hadi vuralım ince ince, lâfı koyalım gediğe, deve cebe girince, eğleniriz keyfince..." Madem "deveyi cebe sığdırdık", o zaman gediğine koyacak birkaç lâf daha ekleyelim. Buyurun bakalım, hayatın içinden birkaç "ince" tezat: Modern Bilgelik ve "Cebimizdeki Develer" Yapay zekâ paradoksu: İnsanoğlu olarak öyle bir zekâ yarattık ki, kuantum fiziğini saniyeler içinde özetliyor ama bir fotoğraftaki "trafik lşmbalarını" seçerken bazen varoluşsal bir krize giriyor. Dünyayı ele geçirmesinden korkuyoruz ama halâ bir "captcha" testinde dizleri titriyor. Sosyal medya minimalistliği: Herkesin profilinde bir "huzur, sükûnet ve minimalizm" vurgusu; ama o huzuru yakalamak için günde sekiz saat ekran kaydıran, "an"ı yaşamak yerine "an"ın fotoğrafını çekmekten anı kaçıran modern zaman meczuplarıyız. Plânlı kaos devrini idrak ediyoruz. Hayatımızı saniyelere bölen takvimler, "verimlilik" aplikasyonları ve stratejik planlarla
Zirveye nasıl tırmanılır Evren devasa bir fotokopi makinesidir. Sürekli düşüncelerini kopyalayarak çoğaltır.Bunu değiştirmek için tek bir yolun var: bu konuda düşüncelerini değiştirmek! Tanrı İle Sohbet 1: Alışılmadık Bir Diyalog Neale Donald Walsch Uğur Ulu ocak bakın dedi bu evren bir fotokopi makinası gibidir birbirimizin hareket ve davranışlarını kopyalar ve giderek yaygınlaştırır cesur olursanız pek çok insana cesaret ve kuvvet aşılarsınız İşte bu sözlerle dünyanın en yüksek ikinci dağı olan K2 dağına tırmanacaktı dağda daha önce pek çok kişi vefat etmişti ölüm oranı 10 kişiden biri idi yani dağa 10 kişi gidiyor 9 kişi dönüyordunuz Uğur uluocak korkuyu yenmenin tek yolu bu konudaki düşüncelerinizi değiştirmek ve korku düşüncesinin aklınızı yiyin bir ur olduğunu kabul ederek onu yenmektir cesaret sizi gerçeğe götürür gerçek ise sizi hakikate yaklaştırır özgürleştirir 1986 yılında bu k2 dağında 13 kişi ölmüştü o günden beri insan öldüren dağ olarak namını yaymış ününü sermiş lâkabı insan yiyen canavar dağ olarak anılır olmuştu Korku aklın önündeki engeldir korkunun zinciri cesaretin kuvveti ile çözülür diyen uğur uluocak gazetelere k2 yi yenen türk diye geçtiğinde şöyle diyordu fatihler zafer kazandı korkunç dağı yendiler Bazı dağcılar dağa tırmanır bazıları dağda ölür cesaret sizi diriltir sizler cesur olduğunuz zaman hedefleriniz size koşarak gelecektir insan inanç iman ve azimi silah edinirse kalbi yatışır hedefine kararlı adımlarla yürür en zor zirveye tırmanır İkramı paylaşanlar Şiddetin hakimiyet mücadelesinin kirliliğin ve bozulmuşluğun bulunmadığı sükunetin derinliklerinde dünyamızın güzelliklerine bakmaya şu günlerde çok ihtiyacımız var Atlas sayı 103 ekim 2001 Zafer Yosunkaya seyyah oldum gezerim şu alemi öyle bi çare öyle mahzun diyip elinde azık
1000Kitap
Reklam
Dede İbrahimin duası Çocuksuzluk her çağda her toplumda önemli bir yaraydı Dede Korkuttan bu yana evlatsızlık öykülere masallara konu olmuştur Sarızlı Mehmet Mortaş satlıcan hastalığından ölünce hiç bir evlâdı yoktu Ahmet Özdemir O gün Ankaraya gün vurmuştu tüp bebek merkezinde güzel bir gülümseme vardı doktor Aykan Bey Murat Beye müjde veriyordu Murat Bey ile Behiye hanım daha önce toprağa verdiği çocuklarının ismini Muhammed koymuşlar fakat bir türlü nasip olmamıştı Dede İbrahim usta her sabah Kur'ân-ı Kerîm' okur Hz İbrahimin duası ile Ey Rabbim! Bana salihlerden olacak bir çocuk bağışla. diyip güzel bir torun dilerdi Tüp bebek bir çok bebeksiz anneyi çocuk neneyi torun sahibi yapsada binlerce hasta vardı müjdeye kavuşamayan en büyük çare Allahın vermediğinide nimet bilip şükretmektir diyen Murat Bey oğlunu eline aldı ismini Kerim koydu cömert şerefli ismine lâyık olsun dedi ve köydeki babası Mehmet Efeyi düşündü 1970 li yıllarda tüp bebek tedavisi henüz gelişmemişti köy insanı çocuksuzluk derdine derman olsun diye 8 kadınla birden evlenirdi Efendi babasıda nice köylere sahip olsada altına siyah potinler çekmiş olsada ölümcel zatüre hastalığına yakalandığında baş ucunda hiç bir çocuğu yoktu Murat Bey İbrahim usta tarafında büyütüldü yetiştirildi bugün dede olmak ibrahim ustanın hakkıydı torununun başını öperek şu duayı okudu 'Rabbim! Beni de neslimden gelenleri de namazı devamlı kılanlardan eyle. Bu duamı da kabul eyle Rabbimiz!" (İbrahim, 40) Dönüşümüz Allahadır Düşman olanlar gelmesin Kapıya kilit vurmasın Ağlama anam Ağlama Yiğit olanlar ölmesin Sarız Kayserinin eski ilçelerindendir bölge el sanatlarından kilimcilik ile ünlüdür ilçede yaşayan Döne Kadın vede Efendi Mortaş gayet varlıklı ve zengin olsalarda en büyük dertleri çocuksuzluktur onların ağıtları
Edebiyat
“Sürekli devinim imkansızsa, sürekli özveri zorunlu mudur?” Javert, Sefiller romanın da yasayı temsil eden dürüst polistir. Katı bir adalet anlayışına sahip olan Javert, bir gün peşinde olduğu suçluyu tam yakalayacakken bir tuzağa düşer. Kendini ölümle burun buruna bulmuşken, onun hayatını kurtarmaya gelen kişi, Javert’in yakalamak için uğraştığı Jan Valjean’dır. Aranan bir suçlu, polisi içinde bulunduğu durumdan kurtarır. İşte bu durum, polis için büyük bir buhranın başlangıcı olacaktır. Javert bir ikilemle karşı karşıyadır: Suçluyu gözaltına alırsa, bu suçlu Javert’in hayatını kurtardığı için insani yasaya ihanet etmiş olurdu. Eğer gitmesine izin verirse, her zaman inandığı ve güvendiği değerlerden taviz vererek görevine ihanet etmiş olurdu. Javert intihar etmeden önce, bu müthiş ikileminin sonucunda iç dünyasında yaşanan çatışmayı Victor Hugo şu şekilde anlatır bize: Javert, büyük bir ıstırap içindeydi. Allak bullak olmuş, gaflet anında bile berraklığını koruyan bu zihin saydamlığını yitirmiş, kristalin içinde bir bulut belirmişti. Önünde iki yol uzanıyordu. İkisi de dümdüzdü, ama bu hayatında sadece tek bir çizgiyi tanımış olan Javert’i ürkütüyordu. Ve endişesini içler acısı kılan da bu iki yolun zıt yönlere gitmesiydi. Bu iki doğrusal çizgiden biri diğerini dışlıyordu. Doğru yol hangisiydi? Yaşamını bir suçluya borçlu olmak, bu borcu kabul etmek ve ödemek, yardımına karşılık ona yardım etmek, görevi şahsi gerekçelere feda etmek ve ona “Git hadi, özgürsün.” demek, vicdanına sadık kalabilmek için topluma ihanet etmek. Şimdi ne yapacaktı? Düşünce daima bir miktar iç isyan barındırır ve Javert bünyesinde böyle bir şey barındırmaktan rahatsızdı. Biri yasa gereği cezalandırmak, diğeri verilen cezaya boyun eğmek için yaratılmış olan bu iki insan, yasaların üstüne
UNUTMA DERSLERİ’ndeki nostaljik şarkılar:
"Derler ki, müzik güzel­se, verdiği tat bütün duygulara ayak uydurur. Mutlu insan, melodilerde mutluluğu, hüzünlü insan hüznü bulur." Beyaz Geceler (s.86) Romandaki karakter Feribe'nin payına düşen hüzün olsa da, haletiruhiyesine göre zuhur eden duyguların müsebbibi olan, her ne kadar içindeki debdebeyi sürura kavuşturmaya çalışsa da, inleyen nağmeler eşliğinde fütursuzca alçalıp yükselen, tekinsiz bir devinim ile biteviye dalgalanan ikircikli haline eşlik eden, hatta kendini tutamayıp arada bir salya sümük ağlamasına neden olan şarkılar, işte bunlar: 1. Mustafa Seyran - Elbet Bir Gün Buluşacağız youtube.com/watch?v=BQ4u-ZO... Mazi İmha Merkezi’nin danışma bankosunun ardındaki duvara yaldızlı harflerle nakşedilmiş iki cümleden biri olan "Elbet bir gün unutacağız, bu böyle yarım kalmayacak." (s.23) cümlesinde, yazarımızın “buluşacağız” sözcüğünü “unutacağız”a devşirmek suretiyle gönderme yaptığı, bestekâr Mustafa Seyran tarafından bestelenmiş ve güftesi yazılmış, Muhayyer Kürdî makamında, Semâî usûlünde söylenen o muazzam şarkı… 2. Ajda Pekkan - Bir Gün Unutmak İstersen youtube.com/watch?v=U7HjEWF... İlk seansı için Mazi İmha Merkezi’ne giden Feribe’nin kulaklarından kalbine hücum edip, beynine verdiği direktiflerle aşk acısını nasıl bertaraf edeceğine dair telkinlerde bulunan şarkı… “Kısa yolculuğumuz boyunca asansör müziği olarak Ajda Pekkan'ın ‘Bir Gün Unutmak istersen’ şarkısını dinledik. Ajda'nın ‘Beni gördüğün yerde dolaşma, tatsız geçmiş günleri anımsa, rastlaşırsak bile selamlaşma, mutsuzsam da arama’ tavsiyeleri eşliğinde dördüncü kata vardığımızda, merkezin bir gökdelenin tepesinde olmayışından memnuniyet duymaya çalıştım. O esnada dünyaya edebi kahraman olarak gelsem, kuşkusuz
Kitap Simyacıları
Muhammed Peygamber üzerine
bölüm adresi: insanveisleri.blogspot.com/2024/10/15-muha... kitabın geri kalanı için: insanveisleri.blogspot.com Bu bilgi kesin bir bilgi, kitaptan, ezber bilgi değil, daha önce de söylediğim üzere doğrudan hakikat âleminden: Muhammed hakikat âleminde en yüksek mertebededir ve daha önceki bölümlerde söylediğim üzere güneş formunda bulunmaktadır. Bir insanın nasıl olup da gökte gördüğümüz cisimlerin şeklini alabildiğini yine önceki bölümlerde konuşmuştuk. ‘Bana inanın’ demiyorum, uğraşın da bilin, çünkü inanmak eksik kalır, doğru olan bilmektir. Bu bilmek-bilmemek meselesini dindarların kullandığı şekliyle ele almayın bu arada, gerçekten bilmekten bahsediyorum. Hani Ali demiştir ya, “Görmediğim Tanrı’ya tapmam.” diye. Dindarlar bunu sık kullanır ama aslında hiçbirinin Tanrı’yı görmüşlüğü falan yoktur, esasında ‘bilir’ değildir onlar, Ali’nin sözünü bilinçsizce kullanırlar. Kuran’da “İman ettik demeyin, siz henüz iman etmediniz.” diye ayet vardır –ve bu ayet belki bugünkü Müslümanların %80-90 aralığında bir kısmını kapsar. İşte o çeşit sözde bilmekten değil, şahit olmaktan, gerçekten görüp bilmekten söz ediyorum ben. Bilmeyenlere de elbette Muhammed'in peygamberliği hakkında kanıtlar sunacağım, onun için açtım bu bölümü, fakat asıl biliş yolu şahit olmaktır. Şahit olmamışsanız biliyor değil inanıyorsunuz demektir. Fakat bu dinin giriş cümlesi bile şahitlik talep eder. "Şahitlik ederim ki ilah yoktur, Allah vardır ve yine şahitlik ederim ki Muhammed O'nun kulu ve elçisidir." Eğer görmediğiniz bir şey hakkında 'gördüm' derseniz bu yalancılık olmaz mı? “Sen sürekli böyle iddialı şekilde söylüyorsun da çoğu kimse Muhammed’in gerçekten peygamber olduğuna bile inanmıyor? Onlar nasıl giderecek şüphelerini?” Onlar da tanık
Reklam
Reklam