Türk Edebiyatından okuduğumuz çoğu eserde yadsınamaz bir yanlış evlilik teması vardır. Kırık hayatlar yalnız bu temanın çevresinde değil, bana göre insanın nefsine olan yenilgisini ve hayatın kendine bahşettiği nimetlere olan nankörlüğünü Ömer Behiç sayesinde çok güzel dolaşmış.
İyi baba olamayacak bir erkek eş olarak seçilmemeli ve iyi bir eş olamayan erkek babalığa eriştirilmemeli…sonuna kadar savunacağım bu fikri yıkan bir Ömer Behiç beni derinden sarstı. Böylesine düzgün ahlaklı bir aile babası, şefkatli bir eş nasıl olurda nefsin denizlerinde savrulmaya başlayabilir? Neden bilmem, Ömer Behiç ve Vedide’nin kızları namıdiğer nine kadın, yalnızca babasına dargın hasta bir kız çocuğu değil okuyucu olarak benim adıma da Ömer Behiç’e dargın gibiydi. Vedide karakteri, bazen korkularımızı serbest bırakmamamızın, onları adeta bir dua gibi dilimizden düşürmemenin yanlışlığını bana bir kez daha kanıtladı. Vedide evlat acısını kocasının ihanetiyle beraber yaşarken dünyadan kendini soyutlamış, maneviyata yönelmiş olarak karşımıza çıkar. Onun bu hali şu şekilde tasvir edilir;
“…herkesin hayalinde seccadesinin üzerine kapanıp kıvrana kıvrana ağlayan, boğulup coştukça zehirlenen fakat zehirlendikçe rahatlayan…matem içinde ananın acı manzarası uyanırdı.”
Vedide’nin bu hali evlat acısını düşünen her kadının anlayabileceği türdendir.
Diğer tarafta ise, evladının vefatı sırasında bile, nefsine yenik düşerek defalarca kollarına koştuğu aşığından gelecek bir teselliyi bekleyen, adeta günahına ortakçı olarak bir evlat acısını sokan, sözde acılı babamız Ömer Behiç’i görüyoruz. Ömer Behiç kendisi de bu zayıflığının farkında ve bana asıl acı verici gelen de budur. Ömer Behiç kendi durumunu şöyle özetliyor;
“Kendi kendisine, “Ne garip! Ne garip!” diyor ve insan denen zayıf, âciz şeyin,