Gece yarısı uyandım. Yavaş yavaş mutfağa geçtim. Mutfağın ışığını gören annem geldi. Hiçbir şey demedi. Boynuma sarıldı. Usulca sarıldı. Gül sarmaşığı duvara nasıl sarılırsa öyle sarıldı. Ben zaten taş olmuşum. Duvara örülmüşüm. Annem kulağıma eğildi. “Adı neydi?” dedi. “Handan” diyemedim, gözlerim doldu. Anamın omzuna yatıp içimde biriken zehri akıttım.
Handan bakındı bakındı, “Yumurta alayım.” dedi. “Ama az olsun. Taze olsun.” dedi. “Nasıl olsa burayı öğrendim. Gelir taze taze alırım.” dedi.
Sen gel tabii. Senin gelmediğin dükkânın ben anasını satarım.
Sen gel tabii. Senin almadığın yumurtayı ben yere çalarım.
Sen gel tabii, ben tüm Yozgat’ı bırakır tüm malı sana saklarım sultanım, diyemedim. “Her zaman.” dedim. “Her zaman bekleriz.”
Ben sevdalık çekenlere gülerdim. Bir yağdalı kız peşine he mi bu kadar çile, derdim. Çok büyük laf ettim. Çok kimseyle eğlendim. Sen misin eğlenen? Başıma bir dert geldi ki adı Handan.
Her şeyi bilen ben.
Müşteriyi seçen ben.
Alan, satan, veren ben... Handan’ı görünce ne edeceğimi bilemedim. Handan dedim durdum. Handan dedim kaldım. Bir adım atamadım. Öteye gidemedim. Beriye gelemedim. Handan dedim. İsminiz ne güzelmiş diyemedim. Handan dedim, gözleriniz ne yeşilmiş diyemedim.