bu şekilde düşünmeyi sürdürünce, başka bir üzüntüye kapıldım:
yaşarken, yaşamımın eylemleri içinde kendi gözümde kendimi temsil edemiyordum; kendimi gövdemin karşısına koyup, onun bir başkasının gövdesi gibi yaşadığını göremiyordum. bir aynanın karşısına geçtiğimde içimde bir duraksama oluyordu sanki; tüm kendiliğindenlik sona ermiş, her el-kol devinimim bana yapmacık ya da özenti gibi görünüyordu.
yaşadığımı göremiyordum.
yalnızlık hiçbir zaman sizinle birlikte değildir; her zaman sizsizdir, ancak çevrenizde bir yabancı varken olanaklıdır. yer ya da kişi, ne olursa olsun, sizi tümüyle görmezden gelen, sizin de onu tümüyle görmezden geldiğiniz bir yabancıdır bu.
isteminizle duygunuz kaygılı bir belirsizlik içinde yitik kalır, asılı kalır. sizinle ilgili her doğrulama durduğu için, bilincinizin özdenliği de durur.
gerçek yalnızlık; kendi başına yaşayan, sizin için ne izi ne de sesi olan, böylece yabancının yalnızca siz olduğu bir yerdedir.
önceleri tanrı’nın insanlara sırf yaşasınlar diye can verdiğini sanıyordum, artık diğer nedenleri de biliyorum.
anladım ki tanrı, insanların ayrı yaşamasını istemiyor; bu yüzden tek tek neye ihtiyaçları olduğunu açık etmiyor. beraber yaşamalarını istediğinden hepsine kendileri ve diğerlerinin neye ihtiyacı olduğunu gösteriyor.