Modernitenin dijital panoptikonunda, kırk yıllık müşterek hayatın ardından dahi birbirinin iç dünyasına nüfuz edememiş çiftlerin varlığı, insan psişesinin ne denli katmanlı bir Matruşka olduğunu göstermektedir. Böylesi bir ontolojik muğlaklık çağında, ergenlik döneminin henüz kimlik moratoryumu evresini tamamlamamış bireylerinin aşkı algoritmik vitrinlerde aramasını tasvip etmek güçtür.
Sosyal medya platformları, çoğu zaman hakikatin değil, personanın sergilendiği narsisistik bir sahneye dönüşmektedir. Burada birey, Jung’un gölge arketipiyle yüzleşmek yerine, beğeni ekonomisinin teşvik ettiği idealize edilmiş benlik imgelerini dolaşıma sokar. Böylece sevgi, Martin Buber’in “Ben-Sen” ilişkisinin sahiciliğinden uzaklaşarak “Ben-O” düzleminde tüketilen bir nesneye indirgenir.
Ergenlik ise nöropsikolojik açıdan prefrontal korteksin henüz tam olgunlaşmadığı, dürtü kontrolü ve uzun vadeli muhakemenin gelişim sürecinde olduğu bir dönemdir. Bu evrede birey, aidiyet ihtiyacını karşılamak adına sosyal onay mekanizmalarına aşırı duyarlı hâle gelir. Dopaminerjik ödül sistemleri tarafından beslenen dijital etkileşimler, zaman zaman romantik yakınlık yanılsamasını gerçek duygusal bağın yerine ikame edebilir. Sonuçta aşk, varoluşsal bir karşılaşma olmaktan çıkıp, istatistiksel görünürlüğün ve sanal validasyonun türevi hâline gelir.
Bu nedenle çocukluk ve ergenlik döneminde teknoloji kullanımının belirli sınırlar içerisinde düzenlenmesi, yalnızca ahlaki bir tercih değil; gelişim psikolojisi, bilişsel hijyen ve dijital ekoloji açısından da anlamlı bir tedbirdir. On sekiz yaşına kadar telefon kullanımına yönelik kontrollü kısıtlamalar ve ebeveyn cihazlarında çocuk güvenlik sistemlerinin bulunması, özgürlüğün inkârı değil; henüz teşekkül etmekte olan kişiliğin enformatik istilaya