Mihri Belli ile Doğan Avcıoğlu’nun söyledikleri arasında fazlaca fark yoktu. İkisi de, bağımlılık ve feodalizm kıskacından kurtulamayan Türkiye’nin milli demokratik devrimini tamamlayamadığını, 1945’ten sonra yaşanan karşı devrimin, olumlu işleri de geriye götürdüğünü, ciddi bir sanayi kapitalizminin ve ulusal ekonominin oluşamadığını, dolayısıyla, henüz sosyalist bir devrim aşamasına gelinmediğini, bu aşamaya gelmek için anti-emperyalist ve anti-feodal bir milli demokratik devrim (MDD) yaşanması gerektiğini söylüyorlardı. Türk toplum yapısına bakışları da benziyor, ideolojileri Atatürkçülük olan asker-sivil aydın zümreye bu devrimde (Avcıoğlu’nda gayet açık, Belli’de örtük bir şekilde) en önemli rolü veriyorlardı. Bu zümre zaten anti-emperyalist bir gelenekten gelen, Türkiye tarihinde ilerici adımları attıran bir zümreydi.
Rum Kayseri Yıldırım Bayezid güzel cevap yazmamıştı. Lâkin Mısır, Şam askerinin bana yenildiği haberini işitince hayret edip, savaş hazırlıklarına başlamıştı.
…
Bu zaman bana haber verdiler ki, Kayser Halep, Hums, Diyarbekir vilayetlerine asker göndermiştir. Benden kaçıp Kayser penahına giren Kara Yusuf ise eşkiyaların başçısı olmuştur. Yolcuların yolunu keserek yağmacılık yapıyormuş. Bilhassa iki hareme gidip gelen kervanlara çok ziyan vermektedir diye duydum. Üstelik o taraftan bir cemaat kişiler gelip Kara Yusuf’un yaptığı cebir zulümden bana şikayet ettiler.
Bu söz tespit edilince Kara Yusuf’un cezasını verip Kayser’in gözünü gaflet uykusundan açmak bana lâzım oldu. Bu doğrultuda istişare düzenleyip her şehir ve her ulustan asker çağırdım. Ordu toplanıp hazırlanınca tarih 804. hicriyede Receb ayında Azerbaycan’dan Kayser üstüne leşker çıkarıp yola koyuldum. Kendimden ileride birkaç bölük asker göndererek Rum ülkelerine hücum kılmalarını buyurdum. Otlu sulu yerlerden konalga seçerek, at ve hayvanlarımıza yem, ot hazırlasınlar diye askerin önünde bir bölük keşif birliği gönderdim. Sonra kendim Angürya yoluyla Kayser üstüne leşkerle yürüdüm. Kayser Beyazıd ise atlı ve yaya olarak dörtyüz bin askerle beni karşılamıştı. Savaş başlayınca Rum askerini yendim. Askerlerim Kayser’i esir alıp önüme getirdiler. Yedi yıllık seferden sonra zafer ve galibiyetle Semerkand’a geri döndüm.
Bir asker olmanın, hem de ömrü harp sahnelerinde geçen bir asker olmanın kifayeti içinde bunları anlatmaya çalıştım. Saklamak ihtiyacını duymadığı üzüntüsünü, bile bile de olsa, şerefsiz bir müterakeyi ve silâh bırakmayı, şerefli bir mağlûbiyete tercih edememiş insanlar önünde duyulan takdirle kucaklaştırarak elimi uzun uzun sıktı:
"-Haklısınız... Çünkü Türk'sünüz..." dedi.
Bir asker cesetlerin üstünden geçerken bir şey dikkatini çekti. Dönüp ateş altında sakince ölünün kunduralarını çıkardı ve ayağına giydi. Bundan başka ne elbisesine, ne ceplerine, ne çantalarına dokundu, sonra sağlam ayakkabısıyla hücuma devam etti.