İskender Pala bu eseri ile, tarih ikliminde tasavvufî aşkı anlatıyor. Bu kitap sadece kurgu değil, aşkın derinliğini gösteren bir serüvendir. Yazar bu kitapta, modern zamanda kullandığımız aşk kelimesinin 'gerçek' tanımını yapıyor okurlara.. Tarihin arka dekor olarak kullanıldığı bu serüvende, beşerî aşkın karakterlerin gönlünde adım adım nasıl tasavvufî aşka dönüştüğünü okuyoruz.. Sultan Ahmet Camii’nin yapım aşamaları ve o tarihî dekoru hissederken, aynı zamanda 4 aşığın "hakikî âşk" yolculuğuna şahit oluyoruz. Ama dikkatinizi çekmek isterim; bu bir yolculuk.. Bu yolun sonuna ulaşmak öyle kolay değil.. "Kimler oraya ulaştı?" sorusunun cevabını ise, okuyacak olanlara bırakıyorum ..
Kitapta, kurguya öncülük eden Kaknusia, Bahşı, İshak, Gunala isimli dört karakterimiz vardır. Yazar bu dört karakter üzerinden aşkın dört halini işliyor. Yazarın aşk dediği, modern zamanda bahsedildiği gibi hemen yanıp sönen köksüz bir duygu değil.. Aksine bu kitapta aşk; edeple kökleri sağlamlaşan, fedakarlıkla diriliğini koruyan, aşkın eyleme dökülmüş hâli.. Hem de her zerresiyle.. Günümüzde kullanılan ve yaşanılan bazı aşklarda, edep dışı istekler önden gidiyor. Ruhu tanıma ve anlama isteği olmadan, cismani duyguları hayvani duygulara indirgeyerek, adına aşk diyorlar.. Hâlbuki kitaptaki serüvende, cismani duygular edeple kökleşiyor, derinleşiyor ve terbiye oluyor. Aşk gönüllerinde öyle bir ateşe dönüşüyorki; çeyrek asır geçse bile, ve hatta ömürlerinin son anına kadar yüreklerinden sönmüyor.
Dersin hakkını verdiğimiz sürece aşk da bir ilimdir.. Her ilmin bir edebi vardır. Yunus Emre ne güzel söyler;
"Gezdim Halep ile Şam'ı, eyledim ilmi talep, meğer ilim bir hiç imiş illa edep illa edep."
Bu bağlamda aşk; gönül haritasında sınır bilmenin en yüce ve zarif hâline dönüşüyor.