Bence bir şans verin derim
Puan vermedi
Bakın şimdi, size öyle bir kitaptan bahsedeceğim ki, bitirdiğinde oturduğun koltukta şöyle bir doğrulup "Ben az önce ne okudum?" diyeceksiniz. John Steinbeck’in Gazap Üzümleri’nden bahsediyorum. Hani hep duyduğumuz ama kalınlığından gözümüzün korktuğu o klasikler vardır ya, işte bu kitap o önyargıların hepsini yerle bir ediyor. Sana bu kitabı edebi terimlerle değil, bende bıraktığı o derin hisle anlatmak istiyorum. Çünkü bu roman, sadece bir hikaye değil; insanın içine işleyen devasa bir deneyim. Nedir Bu Kitabın Olayı? Hikaye aslında çok basit ama bir o kadar da vurucu: 1930'ların Amerika’sındayız. Büyük bir ekonomik kriz var, üstüne bir de korkunç bir kuraklık patlak veriyor. Bizim odağımızda ise Joad ailesi var. Bu insanlar nesillerdir ektikleri topraklarından, bankaların ve dev şirketlerin açgözlülüğü yüzünden bir günde kovuluyorlar. Ellerinde kalan son kuruşla eski püskü bir kamyonet alıp, "Kaliforniya’da iş varmış, orada broşürler dağıtıyorlar, cennet gibi yer" diyerek yola çıkıyorlar. Kitap, bu ailenin o meşhur Route 66 otoyolundaki göç yolculuğunu ve Kaliforniya'ya vardıklarında karşılaştıkları o tokat gibi gerçekleri anlatıyor. Neden Bu Kadar Etkileyici? (Beni Sürükleyen Ne Oldu?) Kitabı okurken Steinbeck sana çok zekice bir oyun oynuyor. Kitap bir bölüm Joad ailesini anlatıyorsa, bir sonraki bölüm araya girip o dönemki tüm Amerika'nın halini, sistemin nasıl çürüdüğünü, insanların nasıl acımasızlaştığını anlatıyor. Yani tek bir ailenin dramını okurken, aslında o dönemin bütün dünyasını izliyorsun. Ama beni asıl vuran şey kitaptaki karakterlerin dönüşümü oldu: "Ben"den "Biz"e geçiş: Yolun başında aile sadece "biz kendimizi kurtaralım, çocuklarımızın karnı doysun" derken; yolda diğer ezilen insanları gördükçe "Biz tek başımıza kurtulamayız, hepimiz biriz"
Gazap ÜzümleriJohn Steinbeck · Sel Yayınları · 202045,7bin okunma
Leonardo da Vinci...
10/10
·216 syf.··
Beğendi
·
2026 12. kitabı
·
9 günde okudu
·
Okunma: 27 Mayıs 2026 18:01
Sanmaktayım ki, bu kitabı tavsiye etmemiş olmak; bir miktar kayıp yaşatabilir ulaşması gerekene. Kitabı çok beğendiğimi belirtmeliyim. Kendi okuruna ayırdığı 2 sayfalık bir bölüm bulunuyor. Samimi bir dille; yazmaya başladığı tarihi, bir yığın evrak arasından topladıklarını derleyip sunacağını, matematikten anlamayan benim çalışmalarımı okumasın satırı :))) keza yine, resmin derin tekniklerinden bahsederken; bir cümle veya kelimeyi birden fazla kullanmış olabilirim- ‘tekrar yazmana ne gerek vardı deme!’ diyor :) pek çok kez belirtmiştim, bana; ve dahası ruhuma hitap eden bir kitap okumaya başladığımda yazarla karşılıklı kahve içerken sohbet ediyormuş gibi oluyorum diye. Tıpkı bu his. Kitaptaki yapmış olduğu betimlemeler, örneklendirmeler, araya serpiştirilen çizimler; Perspektif, Atmosfer, Işık ve Gölgeler, Renkler, Ağaçların görünüş detayları, Şehir Manzaraları, Sel Baskını çizerken ki detaylar ve hatta Anatomi teknikleri ve dahası… Ayrıca sonlara doğru, asla büyüklenmeye kaçmayan gayet tutarlı bir bilgelikle çizim yapmayı arzu edenlere tavsiyeler bulunuyor. Hikmetli öyküler, hayvanların düşündürdükleri duygu tanımlamaları. Benim nezdimde, bazı kitaplar ne kadar basit gibi görünürse bir o kadar hazine değerindedir… Bu kitabı bir sahaftan aldım ve elime aldığım anda çok büyük bir keyifle okuyacağımı biliyordum! Resim çizme arzusu hiç içine doğmamış bir insanın dahi okumaya gönlünün kayacağı bir kalem ve yetenek olduğunu düşünüyorum. Da Vinci’yi bu yüzden ayrı severim! Okuyunuz, mümkün mertebe/ Da Vinci, okumuş; tüm insanlığı…
Alıntı
Da Vinci'nin Not DefteriLeonardo da Vinci · Carpe Diem Kitap · 2006114 okunma
Reklam
14. Cilt
Puan vermedi·560 syf.··
2026 51. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 22 Mayıs 2026 10:07
Kütüb-i Sitte/Muhtasarı Tercüme ve Şerhi 14. Cilt "Bir musibet başına gelirse: "Eğer şöyle yapsaydım bu başıma gelmezdi!” deme. “Allah takdir etmiştir. Onun dilediği olur!” de! Zira “eğer” kelimesi şeytanın işine kapı açar..." (Müslim, Kader 34, [2664]) İşte şu hadis, "Şöyle olaydı böyle yapaydım". Ya ben çok kararsız bir insanım ya da başkaları kendini çok kararlı sanıyor. Bilemem. Oturduğum koltuğu dahi ha deyince kenara atamadığım için kınandım bugün de. Keşke dememek için bin defa düşünüyorum ve bu her şeyime yansıyor. Bana ne siz dünyaya bu şekilde "1 defa" geliyorsanız. Ben de şu şekil 1 defa gelmeyi yaşıyorum. Benim koltuğumun bir sorunu yok, sırf "yeni" olduğu için bir başkasıyla değiştirmek istemiyorum. CANSIZ OLMASI, "BİR ŞEY HİSSETMEYECEK" olması bana fark etmez. Bazı şeyler meşru olunca mekruhluğu kalkmıyor benim zihnimde. Sağlam olan değiştirilmemeli. Ben böyle biliyorum. Şöyle yapaydım böyle yapaydım dememek için gerekirse hayatı kendimize zindan edeceğiz ama keşke demeyeceğiz. Eğer demeyeceğiz. Dememeliyiz. Düşünseydin. Yansaydın, yakmasaydın. Bana ne? Son pişmanlıkları hiç sevmem şahsen, samimi de gelmez. Bir mesele için yeterince yanmayan sonuçlarına katlanır. Sanki biz hayatı kendimize zindan etmekten çok mutluyuz. Bazı insanların sığ düşüncelerinde ben boğuluyorum ya. Sabah sabah sinirlendim. Başka şeyler de yazarım da. Bu kadar sitem yeter. "Bir kötülüğün karşılığı, ona denk bir cezadır. Fakat kim affeder ve barışı tercih ederse (aranı düzeltirse), onun müfâkatı (ödülü) Allah’a aittir. Şüphesiz ki O, zalimleri sevmez." (Şûrâ Suresi, 40. Ayet) ve de bu ayet bize yeter. Yine derin derin dalıp etkisinden çıkılamayacak bir ayet. Herkese yaptığını yaşatsam nasıl olurdu diye düşünüyorum da. Kendimden soğuyorum. Bir keresinde bir cümle okumuştum ama
Din
Kütüb-i Sitte 14. Ciltİbrahim Canan · Akçağ Yayınları · 19926 okunma
Ay ışığı ve yakamoz
10/10
·352 syf.··
2026 23. kitabı
Selamlar nasılsınız Bugün size kalemine her kitapta biraz daha hayran kaldığım yazarımın yeni kitabı #ayışığıveyakamoz ile geldim. Gerçekten anlatırken bile içim ısınıyor. Çünkü içinde ne ararsanız var çocukluk aşkı, mahalle sıcaklığı, abimin arkadaşı klişesinin en güzel hali, asker bir erkek karakter ve kalbiyle savaşan bir kız. Gelelim konusuna… Gülce… Bozcaada’da annesi ve abisiyle yaşayan, psikoloji okuyan genç bir kız. Babası şehit olmuş. Ve annesi o kaybın ardından çocuklarını adeta bir fanusun içinde büyütmüş. Gülce’nin hayatı ev, okul ve pastane arasında sıkışmış. Öyle ki annesi okuduğu kitaba bile karışacak kadar baskın biri. Ama kalp işte. Söz dinlemiyor. Gülce lise yıllarında komşularının oğlu Sancak’a aşık oluyor. Fakat iki aile arasındaki bitmeyen gerginlik, abisinin Sancak’la yaşadığı büyük kavga derken. Gülce aşkını kalbine gömmek zorunda kalıyor. Derken bir gün Sancak askerden dönüyor. Ve Gülce’nin karşısına çıkan kişi, giden genç değil… resmen taş gibi bir adam olarak döner. İnsan “unutmuşum” sanıyor ama kalp asla unutmuyor. Gülce annesi işi çıktığı için pastanede olduğu bir gün Sancak, Mert ve Fatih oraya gelirler. Sancak yardım etmek istediğinde gülce ona "gerek yok abi " Dediğinde Sancak’ın “bana artık abi deme” dediği an… işte orada kalbim bir durdu Sancak konuşmak istiyor, artık kaçmak istemediğini söylüyor. Gülce istemese de buluşmaya gidiyor. ama saatlerce bekliyor ve Sancak gelmiyor. Sonra bir telefon ve Sancak’ın mahalleyi terk ettiğini öğreniyor. İşte tam burada kalbim kırıldı. İki yıl geçiyor Gülce bir ödev için Gelibolu’da bir karargaha gidiyor ve röportaj yapacağı askerle karşılaşıyor. Tahmin edin kim? Evet evet Sancak. O anki şoku, o duyguyu gerçekten iliklerime kadar hissettim. Sancak bu sefer kaçmıyor. Açık açık sevdiğini söylüyor,
1000Kitap
Ay Işığı ve YakamozÜmran Tan · Pukka Yayınları · 2026121 okunma
8/10
·
Beğendi
Bazı yorumcular bu kitaba 2/10 vermiş, bazıları ise ortalama bulmuş. Ben ise tam tersine, kitabı büyük bir keyifle okudum. Sonuçta bir okuyucunun “eh işte” dediği bir kitap, başka bir okuyucunun tam da aradığı şey olabilir. Kısacası, zevkler ve renkler meselesi. Çok beğendim. Hem gizem, hem beyin fırtınası hem de "ben çözmüştüm aslında" deme gururu var. Çünkü sanırım yıllardır polisiye okuduğum için tek bir cümle ile suçluyu buldum. Bence okuyun.
Onu Asla BırakmaWillow Rose · Epsilon Yayınevi · 202615 okunma
Raif Efendi mi yoksa Maria Puder mi daha yalnız?
10/10
·192 syf.··
Beğendi
·
2026 38. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 25 Nisan 2026 15:52
Ben hala o mektupların yarattığı yanlış anlaşılmanın etkisindeyim... Aslında kitap bize aşkın ötesinde, muazzam bir 'varoluş sancısı' ve 'topluma yabancılaşma' hikayesi anlatıyor. Raif Efendi, etrafındaki kalabalığın içinde aslında bir hayalet gibi yaşıyor; çünkü o, ruhunun bir karşılığı olmadığını düşündüğü bir dünyaya hapsolmuş. Hepimiz bazen dışarıdan çok sakin görünürken içimizde fırtınalar koparırız ya, Sabahattin Ali işte o 'içsel gurbeti' Raif efendi üzerinden harika işlemiş. Beni en çok sarsan kısım ise yalnızlığın katmanları oldu. Raif efendi sadece Maria gittiği için yalnız değil; o, kendi ruhuna eş bir ruh bulduktan sonra onu kaybettiği için 'bilinçli bir yalnızlığa' mahkum oluyor. Ankara’daki o pısırık, her şeye boyun eğen adamın içinde aslında dev bir yas ve isyan var. Toplum onu 'işe yaramaz' diye etiketlerken, o aslında sevdiği kadının anısıyla kendine muazzam bir iç dünya kurmuş. Sonuçta şunu sorguladım: Hangimiz dışarıya gösterdiğimiz o 'sıradan' maskenin arkasında gerçekten kendimiz olabiliyoruz? Kadın-erkek ilişkileri açısından baktığımızda ise Maria Puder bildiğimiz 'idealize edilmiş kadın' kalıplarının çok dışında. Maria aslında bir 'ayna' görevi görüyor. Raif’e kendi gücünü ve zaaflarını gösteriyor. Aralarındaki o derin bağ, sadece romantik bir çekim değil; iki yabancılaşmış ruhun birbirine 'Ben de buradayım' deme şekli. Maria’nın o meşhur 'Hiçbir zaman tam manasıyla inanmadığım bir insana kendimi teslim edemem' duruşu, aslında modern insanın güven probleminin ve sahicilik arayışının en net özeti. Raif Efendi Maria’yı hiç bulmasaydı mı daha mutlu olurdu, yoksa bu kısa ama yakıcı tanışıklık onun hayatının tek anlamı mıydı? Bence Raif Efendi, Maria’yı hiç bulmasaydı belki daha "huzurlu" ve standart bir hayat sürebilirdi, ama asla gerçekten "yaşamış"
Kürk Mantolu MadonnaSabahattin Ali · Can Yayınları · 2019376,1bin okunma
Reklam
Reklam