Kitabın önsözünde yazarın, bir zamanlar süslü püslü ve ağdalı bir yazı tarzına duyduğu beğeniyi anlattığını, yalın ve gösterişsiz bir tarzı benimsemeye başladığını söylemiş. Kitabın ilk yarısına kadar buna uyduğu söylenebilir fakat sonlara doğru artık kendisini tutamamış olacak ki yalın anlatım ve ağdalı abartılı anlatım arasına sıkışıp kalmış gibi. Özellikle sonlara doğru aşırı boğucu aşırı tekrara kaçan düşünceler var. Hristiyanlığın erdemleri sayesinde, gerçeklikten bir hayli uzak bir şekilde zafer kazanılmış gibi, bu duygu verilmiş.
Yazarın Jane Eyre'de olan kendine özgü ukala ve zeki geçinen karakteri aynı şekilde burada da görebiliriz. Yazarın ana karakeri parlatma taktikleri arasında ana karakteri bir avuç zengin ahmağın ortasına koyup bakınız 'ne de güzeldir gururlu bir fakirlik hali, zengin olmak hiçte erdemli değil' demekte, hatta adeta kitaptaki yan karakterin maddi varlığını arttıkça görgüsüzlüğü ve aptallığı da artıyor. Yani yazar fakir, zeki ve gururlu üçlemesini bırakmıyor. Acaba yazarda aşağılık kompleksi mi var diyorum ara ara.
Kitap öylesine yazılmış gibi, olay örgüsü içinde gelişen ana fikri yok gibi. İçerik olarak ingiliz seviciliği belirgin olarak görüşmekte
Sanırım en sevdiğim karakter matmazel Rauter ve Mr Hundsen. Çünkü diyalogları ve hareketleri çok yerinde ve gerçekçi kurgulanmış karakterler, ana karakterlerden daha çok ısındığımı söyleyebilirim en azından ne oldukları belli, tutarsız değiller ki gerçek hayatta böyle insanlar var.
Kitabı okurken zevk almamı engelleyen şey kesinlikle ana karakterin yan karakterler tarafından ikili diyaloglarla övgü - sövgü arasında yüceltilmesi, tanımlanması.sen şöylesin böylesin tarzı konuşmalar. Özellikle Hundsen ve William arasında geçen diyaloglar. Ana karakteri göze batırarak öne çıkarmak için yapılan