Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, saplantılı aşk, özveri ve fedakarlığın psikolojik açıdan ele alındığı bir kitap. Bu kitapla ilgili onlarca inceleme yazıldığından, yalnızca ilgimi çeken bazı eylem ve sembolleri yorumlamak istiyorum.
Öncelikle koskoca kitabın merkezinde bulunan o kavramdan, samimiyetten bahsetmek istiyorum. "Sadece sana sığınan acımın bana söylettiklerine inanmanı istiyorum." diyor baş karakterimiz. Mektubu yazma amacı adamın ona geri dönmesi ya da onu sevmesi değil. Öyle ki, oğlunun —oğullarının— ölü bedenin gölgesi mum ışığında titrerken, kendisi de oğluna kavuşmak için ölmeyi beklerken yazıyor bu mektubu. Tamamen beklentisiz, yalnızca bir insanın bir başkasına ne denli anlam ifade edebileceğini aşığına anlatmak, ona, saplantılı da olsa aşk adına büyük bir miras bıraktığını bilmesi için.
İki kez kullandığım saplantılı aşk kavramlarını hikayenin gidişatından incelemek isterim. Bu trajedinin başlangıcı merak duygusuyla olur. "Sıradan bir hayat yaşayan insanlar, kapılarına kadar gelen yeniliği merak ederler." Gayet normal bir durum gibi görünse de, aslında bu kızı yeni kapı komşusunu yalnızca merak etmekle kalmayıp, kafasında tekrar yaratmasına iter. Bunu yapmak için elinde malzeme de vardır üstelik: kitaplar. "Çok sayıda kitaplara sahip olma fikri olağanüstü bir saygı uyandırıyordu bende." dediğinde, yeni kapı komşusundan ilk maddi bir kanıt almış; kitaplarını görmüştü. Henüz onu görmeden kafasında bir başka versiyonunu tasarladığını da şöyle ifade eder: "O gece henüz seni tanımamama rağmen, ilk kez hayalini kurdum senin."
Kurduğu bu hayale yakınlaşmak, daha doğrusu biraz olsun kafasında yücelttiği adama layık olabilmek adına çaba sarf eder genç kız. Bunu, bunun yalnızca bir aşk değil, bir tarafın diğer tarafı idolize etmesi olarak da