Aşk ve Ruh
Aşkın mutluluğu belki de bülbülün yalnızlığındaki feryadının , aşk acısının bülbülün feryadını duymasıyla sona ermesiydi. Bülbül ölecekti feryadı kesilecekti. Ruh o zaman neyi sevecekti. Ruhun sevgisi belki de aşkın yaratıcısında idi. Çünkü bu hayat şu anda biterken bile , biz bizi yaratana şükür ediyoruz. Neden bizi yarattığı için …Bedenimiz öldüğünde , şükrümüz bitecek aşkımız biter mi ruhumuz belkide özgür olacak gezegen gezegen ya da evrenler arası seyahatler edecek. Bu durumların fizikteki yeri atom çağı geliştikte daha gelişecektir.
Ben neden The Technological Republic bu kitabı okumaya başladım ? ABD merkezli Palantir şirketi var belki duymuşsunuzdur. Kitabın yazarları bu şirketin CEO'su. Peki bu Palantir ne yapıyor ? Şirket, hükümetler (özellikle savunma ve istihbarat kurumları), ordular ve büyük şirketler için veri platformları geliştiriyor. Dağınık haldeki verileri birleştiriyor, güvenli bir şekilde yönetiyor ve yapay zeka destekli analizlerle gerçek zamanlı karar almayı sağlıyor. Amacı: “İnsan zekasını güçlendirmek, yerine geçmemek.(yersen)” Şirketin en büyük müşterisi ABD Ordusu, istihbarat birimleri, NATO müttefikleri. Şirket dün bir Manifesto yayınladı. Ve oldukça korkutucu fikirler yer alıyordu. 22 maddeyi tek cümleler halinde yazdım. Silicon Valley’in ülkeye ahlaki borcu var; mühendislik elitleri ulusun savunmasına katılmak zorunda. Uygulama tiranlığına (apps) isyan etmeliyiz; iPhone hayatımızı değiştirdi ama artık olası olanı sınırlıyor olabilir. Ücretsiz e-posta yetmez; bir kültür ancak ekonomik büyüme ve güvenlik sağlarsa affedilir. Yumuşak gücün (soft power) sınırları ortaya çıktı; özgür toplumlar zafer için “hard power”a (yazılım tabanlı) ihtiyaç duyar. AI silahları yapılacak mı sorusu değil; kim yapacak ve ne amaçla? Rakibimiz durmayacak. Ulusal hizmet evrensel görev olmalı; gönüllü ordudan vazgeçip herkesin riski paylaşmasını sağlamalıyız. Deniz Piyadesi daha iyi tüfek isterse yapmalıyız; yazılım için de aynı. Kamu görevlileri bizim “rahiplerimiz” değil; federal maaş sistemi özel sektörde batardı. Kamu hayatına girenlere daha fazla merhamet göstermeliyiz; affetme alanı kalmadı. Modern politikanın psikolojileştirilmesi bizi yanıltıyor. Düşmanlarımızın yok oluşuna sevinmek yerine durup düşünmeliyiz. Atom çağı bitiyor; yeni caydırıcılık çağı AI üzerine kurulacak. Hiçbir ülke ABD kadar ilerici
1000Kitap
Reklam
yüreğimdeki dövme çok eski bir gravürden.
Mutlak Sonsuzluğun Akışı
Mutlak Sonsuzluğun Akışı: Frekans, Titreşim ve Hiçliğin Metapolialektik Felsefesi Cevat ORHAN Giriş Bu felsefe, geleneksel yaklaşımları aşan metadiyalektik ve polisentez kavramlarına dayanır. Metadiyalektik, bir sürecin, sistemin ve çerçevenin kendisini sürekli dönüştürdüğü temel işleyiş mekanizmasıdır. Bu süreç doğrusal bir döngüden çok, kendi üzerine tekrar eden ve her döngüde daha yüksek bir noktaya evrilen helezonik bir yapıda ilerler. Polisentez ise bu sürecin sonucunda ortaya çıkan çok yönlü çıktıdır; tekil bir sentez yerine sayısız potansiyel ve yeni oluşumun ortaya çıkmasıdır. Kısacası, metadiyalektik altyapısal bir süreçken, polisentez bu sürecin çok yönlü çıktısıdır. Metapolialektik Felsefe ise hem süreci hem de sonucu içeren bu bütünsel yaklaşımın adıdır. En yüce bilginin makamlar veya fiziksel gerçeklikler değil, Mutlak Sonsuz, Mutlak Güç ve Kadiri Mutlak'ın tecellisi olan evrenin ve bilincin ta kendisi olduğunu ortaya koyar. Hiçlik ve Sonsuzluğun Paradoksu Algı dünyamızın sınırları içinde, sonsuzluk ve hiçlik birbirinin zıttı gibi görünür. Oysa gerçeklikte bu iki kavram, tek bir bütünün ayrılmaz parçalarıdır. Her şeyin programının ve potansiyelinin bulunduğu o nihai kaynak, bilincin de ötesinde olan Mutlak Hiçlik'tir. Bu durum, aynı zamanda sürekli kendini dönüştüren ve yeniden enformasyon üreten Mutlak Sonsuzluk akışının da kaynağıdır. Tıpkı bir bilgisayar oyununun kodunda var olan sınırsız bir potansiyelin (Mutlak Hiçlik) dinamik bir oyun evrenine (Mutlak Sonsuzluk) dönüşmesi gibi. Bu, bilinen enerji ve enformasyon korunum yasalarının ötesine geçen, her sentezin yeni bir teze dönüşmediği, tüm çerçevenin kendisini geliştirdiği metadiyalektik bir süreçtir. "Sonsuzluğun ötesinde bir sonsuzluk, sonsuzluğun içinde bir sonluluk" gibi tarifler, bu paradoksun
Makamların Ötesinde: Metapolialektik Felsefe
Makamların Ötesinde: Sonsuzluğun ve Hiçliğin Metapolialektik Felsefesi Cevat ORHAN Giriş Bu felsefe, geleneksel yaklaşımları aşan metadiyalektik ve polisentez kavramlarına dayanır. Metadiyalektik, makalede anlatıldığı gibi, bir sürecin, sistemin ve çerçevenin kendisini sürekli dönüştürdüğü temel işleyiş mekanizmasıdır. Polisentez ise bu sürecin sonucunda ortaya çıkan çok yönlü çıktıdır; tekil bir sentez yerine sayısız potansiyel ve yeni oluşumun ortaya çıkmasıdır. Kısacası, metadiyalektik altyapısal bir süreçken, polisentez bu sürecin çok yönlü çıktısıdır. Metapolialektik Felsefe ise hem süreci hem de sonucu içeren bu bütünsel yaklaşımın adıdır. En yüce bilginin makamlar veya fiziksel gerçeklikler değil, evrenin ve bilincin ta kendisi olduğunu ortaya koyar. Hiçlik ve Sonsuzluğun Paradoksu Algı dünyamızın sınırları içinde, sonsuzluk ve hiçlik birbirinin zıttı gibi görünür. Oysa gerçeklikte bu iki kavram, tek bir bütünün ayrılmaz parçalarıdır. Her şeyin programının ve potansiyelinin bulunduğu o nihai kaynak, bilincin de ötesinde olan Mutlak Hiçlik'tir. Bu yokluk, aynı zamanda sürekli kendini dönüştüren ve yeniden enformasyon üreten Mutlak Sonsuzluk akışının da kaynağıdır. Tıpkı bir bilgisayar oyununun kodunda var olan sınırsız bir potansiyelin (Mutlak Hiçlik) dinamik bir oyun evrenine (Mutlak Sonsuzluk) dönüşmesi gibi. Bu, bilinen enerji ve enformasyon korunum yasalarının ötesine geçen, her sentezin yeni bir teze dönüşmediği, tüm çerçevenin kendisini geliştirdiği metadiyalektik bir süreçtir. "Sonsuzluğun ötesinde bir sonsuzluk, sonsuzluğun içinde bir sonluluk" gibi tarifler, bu paradoksun ancak bir kısmını ifade edebilir. Evren: Sadece Bir Simülasyon İçinde yaşadığımız 3+1 uzay-zaman evreni, tam bir paganist evren modeli gibi statik ve hantal bir madde yığınıdır. O,
SOSİS&CHİVAS Sen dilsiz bir meleksin Ben ise işaret dilini beceremiyorum bir türlü Bana kızacaksın biliyorum, belki de suçluyum. Ellerim hep cebimde gezerdim ya hani Sen de uzanırdın ellerimi tutmak için tellere; Tellerin neşter tarafıydı ömrüm… Kızma bana lütfen, benim parmaklarım yok. Gözlerim ile gözlerin arasında hayali köprüler dokurdun Ben ise dururdum duruğum yerde. Göç eden kuşlara özenen bir gökyüzü Liman liman gezen gemileri kıskanan Bir iskele gibi. Kızma bana lütfen, benim yüreğim çarpık kentleşme. Bakma bana öyle nefretle! Güzel oğlum benim, bir tanem. Şehre ilk defa ayak basan, taşralı bir çocuk gibi, kıpır kıpırdı yüreğin. Ayakta durmakta zorlanan Adımlarını boşluktan sakınan ürkek bir çocuk gibi Pırıl pırıldı yüreğin. Seni anlayamadım üzgünüm, çok üzgünüm Anlaşılmadığı için bedenini terk eder mi ruh? Alacağın olsun Etimden ve kemiğimden alacağın olsun! Birlikte gezemediğimiz her diyardan Bir parça toprak getireceğim mezarına.
Şiir
Reklam
Reklam