SUÇ YOK, AYIP YOK Çok eskiden beri din seksi günahla, suçla ve utançla eşit tut­tu. Dinin bakış açısından seks sıklıkla, insanlığın erkek ve kız evlatlar dünyaya getirmek amacıyla katlanmaya mecbur edildiği zorunlu bir günah olarak görüldü. Tarihte Cinsellik* adlı kitabın yazarı Reay Tannahill ilk Hıristiyan liderlerin seksi günahla aynı gördüğünü söyler. Şöyle der, Kilise papazları arasında cinsel ilişki faaliyetinin as­len mekruh olduğuna dair genel bir algının somut bir örneği Augustine'di. Büyük Yahudi bilim adamı Maimonides cinsel birleşme­nin sadece üreme amaçlı olduğunu öğretti. Maimonides be­densel hazzı tüyler ürpertici, bayağı bir şey olarak değerlen­dirdi. Kabalistler farklı bir görüşteydiler. Kabalist için bir insa­nın bedenini mutlu etmesi, o kişinin ruhunu mutlu etmesi ka­dar kutsal bir işti. Her şeyden önce ruhla bedeni birlikte yara­tan Yaratıcı'ydı. Din müessesesinin Kabalistleri istememesi­nin ve onlardan korkmasının bir nedeni de bu olabilir.
Alıntı
“Kimse bana sormazsa zamanın ne olduğunu biliyorum; ama biri sorunca açıklayamıyorum.” Augustinus of Hippo (MS 354-430)
Edebiyat
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Part 1 - İslam Fetihlerinin Öncesinde Akdeniz'in Dönüşümü
Her şey, Romalıların doğal sınırlarına ulaşmasıyla başladı. Fetihler durduğunda uzun, 180 yıllık savaşsız bir "Pax Romana" (Roma Barışı) dönemi yaşandı. Ancak sorun şu ki, Roma'nın zenginliği ganimet ve yağma üzerine kurulu bir sistemle işliyordu. Yeni para akışı durduğu için bu refah dönemini, bitmek bilmeyen krizler, enflasyonlar ve iç savaşlar takip etti. 3. yüzyıl krizi denilen bu dönemde sayısız general başa geçti ve devrildi. Tüm bunların üstüne doğudan, Karadeniz'in kuzeyinden Hunların da baskısıyla Cermen kavimleri batıya akın akın gelmeye başladı. Aslında bu Cermen akınları yeni değildi; Roma asırlardır Cermenlerle savaşıyor, onları asimile edip yavaş yavaş kendi bünyesine katıyordu. Fakat bu sefer arkalarında Hunların itici gücüyle devasa sayılarda geldiler. Doğal olarak imparatorluk, bu barbar dalgasını öncekiler gibi absorbe edemedi. ​Roma'nın sınırları, barbar akınlarını tek bir merkezden yönetilemeyecek kadar devasaydı. İşte bu yüzden sınırların iki merkezden yönetilmesine karar verildi ve 395 yılında imparatorluk kalıcı olarak ikiye bölündü. Aslında bu bölünme yeni bir olay değildi; Roma zaten yüzyıllardır 2'ye, 4'e ve 6'ya bilinçli ve kontrollü şekilde bölünüyor, eş imparatorlar tarafından ortaklaşa yönetiliyordu. 395'teki bölünmenin farkı, bunun kalıcı olması ve bir daha geri birleşememesiydi. ​Roma bölündükten sonra Batı tarafı, Doğu kadar şanslı değildi. Doğu; Mısır, Filistin, Suriye ve Anadolu gibi zengin eyaletlere sahipti. Altın ve ganimet için gelen barbarlara rüşvet ve haraç ödeyip onları kardeşine, yani Batı tarafına püskürtüyordu. Batı'nın Doğu kadar altını olmadığı için savaşmak zorunda kaldı. Kendi halkı yüzyıllardır hadarileşmiş, refah içinde yozlaşmış ve asabiyesi zayıflamıştı; doğal olarak bu korkusuz, vahşi, taze, genç ve güçlü
Din
"Adalet yoksa devlet büyük bir çeteden başka nedir ki," — Aurelius Augustinus
Aziz Augustinus'un "Göz bir vicdan organıdır." sözü, görme eyleminin yalnızca biyolojik bir işlevinin olmadığını ortaya koyar. Bu söz, tanık olunan haksızlıklara karşı ahlaki bir sorumluluk olduğunu vurgular. Seyirci kalmanın insanın kendi vicdanında yarattığı etkiyi çok derin şekilde özetlemektedir. Gözün ahlaki bir organ olması şu anlamları taşır: 1) Sorumluluk: Tanık olduğumuz acılar, eşitsizlikler veya haksızlıklar karşısında sessiz kalmak, o kötülüğe ortak olmak anlamına gelir. 2) Duyarlılık: Görüneni idrak etmek, kalbin ve vicdanın harekete geçmesini gerektirir. 3) Etki: Müdahale edilmeyen her olumsuzluk, insanın kendi iç dünyasında onarılamaz bir eksilmeye veya çürümeye yol açar. Ahlaklı olmak, sadece kurallara uymakla olmaz. Neyi görüp neye ses çıkardığımız da ahlakla ilgilidir. Velhasıl görüp de müdahale etmediğimiz veya edemediğimiz her olay ve durum vicdanımızdan kopmuş bir parçadır. Değerli okuyucular! İnsan, adil değil. Herkes işine ve hesabına geldiği şekilde davranıyor. Duygusal yaklaşımlar, insanı ön yargılı davranmaya itiyor. Başkasında kusur olduğuna inananlar, kendilerini kusursuz zannediyor. Başkasını kolayca eleştirenler, kendisini hiç kimsenin eleştirmesini istemiyor. Keşke hayat adil olsaydı.
Hayata Dair
Aurelius Augustinus.
İnsanlar dağların zirvelerini, denizlerin dalgalarını, nehirlerin boylarını, uçsuz bucaksız okyanusları, yıldızların dairesel hareketlerini merak eder ama kendileriyle ilgili şeyleri merak etmezler..