ROMA’DA ZİNA (M.Ö 17-18) Augustus döneminde (MÖ 18/17) kabul edilen Lex Iulia de Adulteriis Coercendis (Zinayı Önleme Julia Kanunu), Roma tarihinde zinayı ilk kez kamusal bir suç haline getiren önemli bir reformdur. Daha önce aile içi (özel) bir mesele olarak görülen zina, artık topluma ve devlete karşı işlenmiş bir suç olarak ele alınmaktaydı. Bu, Augustus’un ahlaki reformlarının (moral reforms) bir parçasıydı ve nüfusu artırma, aile yapısını güçlendirme ile “genus” (soy) saflığını koruma amaçlarını taşıyordu. Evli kadınlara zina: Cezası sürgün idi. Suçlu çiftler farklı adalara sürgün edilir, mallarının bir kısmı müsadere edilebilirdi. Ölüm cezası bazı durumlarda (örneğin baba veya koca yakalarsa) hâlâ mümkündü, ancak Augustus bu uygulamayı sınırlayarak mahkeme sürecini öne çıkardı. Önceki uygulamalar: Eskiden zina, babanın veya kocanın tercihine bağlı olarak ölüm veya boşanmayla sonuçlanabiliyordu. Augustus bunu devlet denetimine aldı. Augustus’un kendi kızı Julia’ya uygulaması: Augustus, kendi kızı Julia Maior’u (MÖ 2) zinadan dolayı Pandateria adasına sürgüne gönderdi. Bu, kanunun tarafsızlığını vurgulamak için sıkça anılan bir örnektir. Kanunlar demetinde şu hüküm yer alıyordu: “Kocanın ölümünden itibaren bir yıl (sonradan iki yıla çıkarıldı), boşanmadan itibaren 6 ay (sonradan 18 aya çıkarıldı) kadınlara yeniden evlenme yasağı (veya cezai yaptırımlı bekleme süresi) vardır.” Bu süreler, yas tutma, olası gebeliğin tespiti ve “genus” saflığını koruma amaçlıydı. Bekleme süresi dolmadan evlenenler, miras ve mal varlığı cezalarına maruz kalabiliyordu. Bu kural, Augustus’un evliliği teşvik politikasıyla bağlantılıdır. Augustus’un bu kanunları, ahlaki çöküşü düzeltme, doğum oranlarını artırma ve Roma’nın geleneksel değerlerini koruma
Roma İmparatorluğu, doğası gereği genişlemeye ve yağmaya dayalı bir ekonomik modelle çalışıyordu. Octavianus (Augustus) Mısır’ı ele geçirdiğinde, sadece stratejik bir toprak kazanmadı; Roma askeri makinesini ve halkını besleyecek muazzam bir tahıl ambarı ile doğrudan imparatorun kişisel hazinesine akan bir servet buldu. Ancak bu modelin büyük bir kusuru vardı. Sürekli yeni bir "Mısır" bulmak zorundaydınız. Genişleme durduğunda, köle akışı azaldı. Ganimet gelmeyince ordunun maaşlarını ödemek zorlaştı. Roma, yeni teknolojiler üretmek ya da iç ekonomisini sürdürülebilir kılmak yerine, elde olanı tüketmeye başladı. Sistem kendi içine büküldü. Pax Romana (Roma Barışı) dönemi Akdeniz havzası için her ne kadar "tek kutuplu" görünse de, Roma aslında doğuda hiçbir zaman tamamen rakipsiz değildi. Sasanilerden önce de orada Part İmparatorluğu vardı. Roma, Partları hiçbir zaman tam olarak yutamadı; ancak Partlar merkezi yapısı zayıf, feodal bir devletti. M.S. 224'te Sasanilerin sahneye çıkışı ise oyunu tamamen değiştirdi. Sasaniler, Partlar gibi gevşek bir konfederasyon değil, merkeziyetçi, agresif ve ideolojik (Zerdüştlük temelli) bir süper güçtü. Roma'nın karşısına ilk kez onunla her alanda (diplomasi, askeri teknoloji, idari yapı) aşık atabilecek organize bir rakip çıktı. Hatta Sasani Şahı I. Şapur'un, Roma İmparatoru Valerianus'u esir alması, Roma'nın "yenilmezlik" karizmasına vurulan en büyük darbeydi. Roma (Bizans) ve Sasaniler arasındaki 400 yıllık mücadele, antik dünyanın gördüğü en yıkıcı yıpranma savaşıydı. Özellikle 602-628 yılları arasındaki son büyük Bizans-Sasani Savaşı, her iki imparatorluğun da adeta "iliklerini kuruttu". Sasani orduları İstanbul surlarına kadar geldi, Bizans ise karşı atakla Ktesifon'a (Medayin) kadar ilerledi. Savaş bittiğinde iki taraf da
1000Kitap
Reklam
Octavianus, Roma'nın borç krizini çözmek ve emperyal liderliğini tahkim etmek için Mısır'ın bağımsız üretimine ve finansal gücüne nasıl askeri olarak son verdiyse; bugün Washington ve onun arkasındaki finans-kapital aklı da, petrodolar sistemini yıkıp yerine petroyuanı ikame etmek isteyen, küresel finansal bağımsızlığını ilan etmeye cüret eden İran’a (ve dolaylı olarak Avrasya blokuna) aynı Hobbesçu refleksle, askeri olarak son vermeye çalışıyor. Octavianus (sonraki adıyla İmparator Augustus), M.Ö. 31 yılında Aktium Savaşı’nda Mark Antony ve Kleopatra’nın birleşik güçlerini ezdiğinde, dünya tarihi sadece askeri bir zafere tanıklık etmedi. Tıpkı bugün Washington’ın Ortadoğu’da yaptığı gibi, küresel bir borç ve para sisteminin zorla kamulaştırılmasına tanıklık etti. Roma aristokrasisi ve tefecileri, iç savaşlar yüzünden gırtlağına kadar borca batmıştı. Roma'nın matbaası yoktu, para basamıyordu; sistemin dönmesi için fiziksel altına ve gümüşe ihtiyacı vardı. İskenderiye hazineleri Roma’ya taşındığı gün, Roma piyasalarındaki faiz oranları bir gecede %12’den %4’e düştü. Mısır’ın devasa tahıl üretimi, Roma’nın pleblerini (halkını) bedava doyurmak için bir eyalet vergisine dönüştürüldü. Mısır’ın bağımsız zenginliği, Roma’nın borç sarmalını temizleyen ve sonraki iki yüz yıl sürecek olan "Pax Romana"yı (Roma Barışı) finanse eden bir hayat öpücüğü oldu. Bugün Washington ve onun arkasındaki Siyonist/Wall Street finans-kapital aklının, Brzezinski gibi dehaların tüm rasyonel uyarılarına kulak tıkayarak İran cephesini açması, Actium Savaşı'nın 21. yüzyıl versiyonudur. Octavianus’un Kleopatra’yı şeytanlaştırması = Bugünün "Şer Ekseni" retoriğidir. Octavianus, Mısır’a saldırırken Roma halkına "Mısır medeniyetini yok etmeye gidiyoruz" demedi. "Romalı olmaktan çıkmış, doğunun mistik ve
Alıntı
Mısır Kraliçesi Kleopatra, Roma iç savaşındaki klikleri (önce Sezar’ı, sonra Antonius’u) finanse ederek Mısır’ın bağımsızlığını korumaya, yani kendi "para ve emtia sistemini" Roma’nın askeri boyunduruğundan uzak tutmaya çalıştı. Bu durum, bugünün İran veya Çin'inin dolar sisteminden çıkıp kendi finansal koridorunu (Petroyuan/BRICS) kurma çabasına çok benzer. Ancak Roma’nın yeni lideri Octavianus (Augustus), Roma'nın bu mali krizden çıkmasının tek yolunun, borç ertelemek veya faiz ödemek değil, kaynağın bizzat üzerine çökmek olduğunu gördü. MÖ 31 Actium Savaşı ile Mısır donanmasını imha etti ve MÖ 30'da Mısır'ı resmen Roma'nın bir eyaleti (uluslararası statüde değil, doğrudan imparatorun şahsi mülkü) haline getirdi. Sonuç ne oldu? Mısır hazinesindeki devasa altınlar Roma’ya taşındı. Roma piyasası likiditeye boğuldu, faiz oranları %12’den %4’e düştü, Roma’nın borçları sıfırlandı ve imparatorluk yüzyıllarca sürecek olan askeri ve ekonomik güvencesini (Mısır tahıl tekelini) eline geçirdi.
Alıntı
Roma Cumhuriyeti (ve sonra İmparatorluğu) ile Ptolemaios Mısır’ı arasındaki o nihai çatışma —yani Jül Sezar ile Kleopatra dönemiyle başlayıp, Marcus Antonius ve Octavianus (Augustus) savaşıyla biten süreç— tam olarak bugünkü ABD-İran/Çin parselasyonuyla aynı ekonomik temele dayanıyordu: Aşırı borç yükü, para biriminin devalüasyonu ve stratejik emtia (tahıl/petrol) üzerindeki tekel arayışı. MÖ 1. yüzyılda Roma, askeri olarak Akdeniz'in hakimiydi ancak ekonomik olarak tam bir yapısal krizin, devasa bir borç sarmalının içindeydi. Sürekli içeride yaşanan iç savaşlar (Marius-Sulla, Sezar-Pompeius çatışmaları), lejyonların maaşları, generallerin bitmek bilmeyen harcamaları Roma hazinesini kurutmuştu. Roma elitleri ve senatörleri lüks içinde yaşarken, devlet bu devasa askeri mekanizmayı finanse etmek için sürekli borçlanıyor, paranın içindeki gümüş oranını düşürüyor (enflasyon yaratıyor) ve iflasın eşiğinde yüzüyordu. Tıpkı bugünkü karşılıksız dolar basan ve trilyonlarca dolar borcu olan ABD gibi. O dönem dünyasında tahıl (buğday), bugünün petrolü neyse tam olarak oydu. İnsanlığı besleyen, orduları yürüten ve şehirleri ayakta tutan yegane stratejik enerji kaynağıydı. Ve bu kaynağın dünyadaki mutlak tekel sahibi, Nil Nehri'nin bereketli topraklarına hükmeden Ptolemaios Hanedanlığı (Mısır) idi. Mısır, sadece muazzam bir tahıl üreticisi değil, aynı zamanda Akdeniz dünyasının en zengin, en yüksek likiditeye (altın ve gümüş rezervine) sahip devletiydi. Roma’nın borç batağındaki elitleri, ayakta kalabilmek ve Roma halkını doyurup isyanları engellemek için (meşhur Panem et Circenses - Ekmek ve Sirk politikası) tamamen Mısır tahılına ve Mısır'ın finansal kredilerine bağımlı hale gelmişti. Mısır Kraliçesi Kleopatra, Roma iç savaşındaki klikleri (önce Sezar’ı, sonra Antonius’u)
1000Kitap
Aşk Türkçeye Arapçadan girmiş bir kelime. "İşk" kökünden geliyor."İşk" yakıcı,şiddetli sevgi demektir.Kültürel anlamda tüm dillerde olumlu bir anlam yüklenmiş gibi görünmekle birlikte aslında antik dünya,aşk ve aşığa hiçbir zaman sıcak bakmamıştır ve aşk, toplumsal yapının önündeki en önemli tehdit olarak algılanmıştır.Roma hükümdarı Pompeius, karısına duyduğu aşk yüzünden alaya alınmış, Sezar'a yenilmesinin nedeni olarak dahi bu gösterilmiştir.Dünyanın en eski doğu batı savaşı olarak bilinen Troya savaşı da yine bir aşk hikayesi yüzünden ortaya çıkmıştır. İlk bakışta prens Paris'le güzel Helene'nin aşkı gibi görülen bu kadim hikaye,bir savaşa,insanların ölümüne ve bir ülkenin yıkımına yol açmıştı.Benzer biçimde çok bilinen aşk hikayelerinden bir başkası Roma hükümdarı Markus Antonius ile Mısır kraliçesi Kleopatra arasına geçmiştir.Her ikisinin de sonu fecidir ve bu aşk,Augustus'a yenilmelerine sebep olmuştur.
Tarih
Reklam
Reklam