Bir Şairin Son Nefesinde Yaktığı ve Yakamadığı Şey
Hani bazı kitaplar vardır, okurken seni yavaş yavaş boğar. Yavaş yavaş mı? laf... Resmen boğuyor, boğuluyorsun ve arada ulan dur bir nefes alayım diye yakarıyorsun. Kitabı bitirdim demek bile yalan, bitmiyor. Bitse de içinde kalıyor. Tuhaf bir boşluk, aynı zamanda tuhaf bir doluluk… Sanki biri ruhumu kaptığı gibi Brundisium limanındaki o hasta odasına fırlatmış, kapıyı da üstüme kilitlemiş. Hâlâ oradayım, Vergilius’la birlikte terliyorum resmen.
Kitabımız dört bölümden oluşuyor: Su, Ateş, Toprak ve… tahta; şaka şaka, Hava. Broch’un dili o kadar yoğun ki, ilk 50 sayfada bu ne lan, ben mi aptalım yoksa yazar mı fazla? diye isyan bayrağını göndere çektim. Sonra birden akışa kapıldım ve fark ettim ki, ben de Vergilius’la aynı teknedeyim. Hem de batmak üzere olan teknede . Batıyoruz kaptan...;)
Vergilius, Aeneis’i yazmış büyük şair. Augustus’un emriyle Roma’nın resmî destanını dökmüş ortaya. Ama ölüm döşeğinde birden “bu eser yalan, eksik, hatta bayağı tehlikeli” diye fark ediyor. Yakmak istiyor. Yakmak, silmek, baştan başlamak… O sırada Augustus kapıda beliriyor: “Hayır, bu; imparatorluğun temel taşı, yakamazsın.” İşte o anda roman patlıyor. Şairle imparatorun, sanatla iktidarın efsanevi kapışması başlıyor. Biri “eserimi yok edeceğim” diyor, diğeri “yok edersen seni de yok ederim” der gibi bakıyor. Keyifli bir sahne doğrusu. ;)
Broch’un Vergilius’un iç monologlarını kurduğu uzun, soluksuz paragraflar… Ah evet, evet, o paragraflar insanı delirtiyor. Sayfalarca süren, noktalama işaretlerini esirgemeyen cümleler....İnsanın zihninin kendi içinde nasıl çürüdüğünü, kendi yarattığı güzelliğin altında nasıl ezildiğini iliklerine kadar hissettiriyor.
“Bir destan yazdım diye imparatorluğu kutsadım, köleliği, savaşı, kanı