O yıllarda ilk büyük savaş henüz yakın geçmiş sayılırdı. Ülkenin her yerinde izleri ve kanıtları vardı: Mermilerle delik deşik olmuş çiftlik evleri, dikenli tellerle örülen barikatlar, ormanların derinliklerindeki mezarlar ve sığınaklar, Rus taarruzlarının altını üstüne getirdiği ıssız köyler. Bu gibi şeyleri görünce korku ile arzu karışımı tuhaf bir heyecana kapılırdım, öyle ki bazı akşamlar -kendimi o zamanki yaşantımın kapsadığı dünyanın dışına yansıtıp olan bitenin yansımasını görürdüm. Akşam alacasının boğucu, devasız güvercin mavisinde de, günbatımlarının dramatik kan kırmızısı ve kükürt sarısında da savaşın annemle babamın yaşamlarında yol açtığı sarsıntıyı yaşardım. Bu göğün altında, savaşın karmaşasında ve üzerinde kargaların ötüştüğü savaş meydanında düşmüştü kendimizi adadığımız bayrak; Avusturya İmparatorluğu'nun taşımaya devam ettiği, Kutsal Roma İmparatorluğu'nun çift başlı siyah kartallı, altın renkli bayrağı. İşte bu savaşta bu bayrak uğruna ölmemiş kim varsa sadakatsizlik etmişti ve karaktersiz olarak yaşamayı sürdürüyordu.