Tıpkı aşk veya inanç gibi düşünce de bir yalandır. Zira doğrular birer hile, birer ihtiras kokusudur; eninde sonunda da yalan söyleyen ile kötü kokan arasında bir tercih yapmaktan başka yolumuz yoktur.
Aşkı seyreyleyin: Ondan daha soylu bir iç dökme yolu, daha az şüphe uyandıran bir nöbet var mıdır? Titremeleri müzikle yarışır, yalnızlığın ve vecdin gözyaşlarıyla rekabete girer: Yüceliktir bu; fakat idrar yollarından ayrılmaz bir yüceliktir: dışkıların komşusu, salgıbezleri seması, deliklerin ani azizliği... Silkinen bu sarhoşluğun sizi fizyolojinin pislikleri içine fırlatması için bir dikkat ânı kâfidir; ya da, bu kadar ateşliliğin sadece bir sümük çeşitliliği ürettiğini saptamak için bir bıkkınlık ânı... Sarhoş olduğumuz zamanlardaki uykusuz bekleme hali, sarhoşluğun tadını kaçırır ve buna maruz kalanı, gönül gözüyle gören ve dile gelmez bahaneleri ayaklar altına alan bir kişiye dönüştürür. Aynı zamanda hem sevip hem bilmek olmaz; aşk da bundan zarar görür, zihnin bakışları altında miadını doldurur..
Kendimde, herhangi birindeki kadar kötülük olduğunu fark ediyorum, ama eylemden -bütün kusurların anasından- tiksindiğimden, hiç kimse için acı nedeni değilim. Zararsız ve tokgözlü olduğum, ötekilere meydan okuyacak enerji ve patavatsızlıkta da olmadığım için, dünyayı bulduğum halde bırakıyorum. Öç almak, her an uyanık olmayı ve sistemli bir zihni, pahalıya mal olan bir devamlılığı gerektirir; oysa bağışlamanın ve hoşgörünün ilgisizliği, saatleri hoş bir şekilde boş kılar. Bütün ahlâklar iyilik için birer tehlikedir; iyiliği yalnızca ihmal kurtarır. Avanağın ağırkanlılığını ve meleğin ihtirassızlığını tercih ederek kendimi fiillerin dışına çıkardım; iyilik de hayatla bağdaşmadığından, iyi olmak için kendimi ayrıştırdım.
“Asla yönetmeme, elinde hiçbir şeyi ve hiç kimseyi
bulundurmama kibrinde oldu. Astsız, efendisiz, ne emir verdi
ne emir aldı. Yasaların hükümdarlığından çıkarak ve iyilikle
kötülüğün öncesindeymiş gibi, hiçbir canlıya acı çektirmedi.
Hafızasından şeylerin adları silindi; algılamadan bakmıştı,
işitmeden dinlemişti: Burun deliklerine ve damağına
yaklaştırdığı kokular ya da ıtırlar dağılmıştı. Duyuları ve
arzuları onun tek köleleri oldu: Pek hissetmediler,
arzulamadılar. Mutluluğu ve mutsuzluğu, susamışlığı ve
ürküntüleri unuttu; hatırladığı zamanlar olduğunda da, bunları
adlandırmayı ve böylelikle ümide ve pişmanlığa kadar
düşmeyi horgörmüştü. En ufak hareket bile, bir imparatorluk
kuranların ya da yıkanların gösterdiği çaba gibi bir çaba
gerektirmişti onun için. Doğmaktan bezmiş olarak doğduğu
için, gölge olmak istedi: Peki ne zaman ve hangi doğumun
kusuruyla yaşadı? Canlıyken kefenini taşımışsa da, hangi
mucizeyle ölmeyi başardı?”