Mert

Mert
@avedionysos
Varlığın akışını dinliyor, hiçbir şeyi değişmez bir özle mühürlemiyorum. Açık bir bilinçle her olanağın kapısını aralıyorum.
10/10
·232 syf.··
2026 7. kitabı
·
16 saatte okudu
·
Okunma: 14 Mart 2026 02:51
Hayvanların gizemli bir virüsten dolayı artık gıda olamadığı, insanın damızlık olarak yetiştirilip yamyamlığın meşrûlaştırıldığı bir dünya... Güçlü vurguları olan güzel bir distopya eseriydi. Kitabın hikâyesi bir yana, felsefi mesajları ve altında yatan mesajlar da oldukça güçlüydü. Hükumet bir virüsten bahsediyor sürekli. Hayvanlarda olan ve yenildiği taktirde insanı öldüren bir virüs. Ancak kitap boyunca ne bu virüs yüzünden ölen birini görüyoruz ne de virüs hakkında elle tutulur somut bir delil görüyoruz. Virüse inanmayan birçok insan da var: Virüsün; hükumetin sürekli artan ve ekonomik olarak dengesiz nüfusu elimine etmek ve tüketim nesnesi haline getirmek için uydurduğunu düşünüyorlar. -ki kitapta da bu hissi yakalıyoruz aslında-. Çünkü hayvanlardaki bu sorunu çözmek için yapılan araştırmalar sadece göstermelik araştırmalar. İnsan eti tüketimi meşrû olmasına karşın herkes birbirini yemiyor; çünkü insanların yemesi için özel olarak yetiştirilen, genetiği ile oynanmış, ses telleri kesilmiş ve hayvan misali yetiştirilmiş insanlar var. Bu insanların bir ismi ya da ailesi yok, sadece hayvanlar. Hatta onlara insan demek bile suç; etine insan eti demek, yenmesine yamyamlık demek de suç. Burada çok güzel bir 'dil'sel telkin görüyoruz aslında. Şeyleri her nasıl adlandırırsak o olurlar. Hükumetin insan etine 'özel et' demeye itmesi, insanlara yaptıkları eylemin yamyamlık olduğunu unutturuyor. Nasıl ki günümüzde yapılan soykırımları, savaş suçlarını farklı isimlerle adlandırıp yumuşatıyorsak burada da aynısı oluyor. Dilin gücüne bir kez daha şahitlik ediyoruz. Kitabın sonu birçokları için vurucu olmuş lakin ben sonun böyle olacağını kitabın ortasından beridir tahmin ediyordum. İnsan doğasının şaşırtıcı olmayan bencilliğini bir kez daha görmüş olduk. Kitap, hayvanlarla empati
1000Kitap
Leziz KadavralarAgustina Bazterrica · Çınar Yayınları · 20202,442 okunma
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Puan vermedi
Teoman Duralı, Felsefe-Bilim Nedir? | Özet ve İnceleme Giriş: Eserin Genel Çerçevesi Teoman Duralı'nın Felsefe-Bilim Nedir? adlı eseri, Türk felsefe geleneğinin özgün ve köklü yapıtlarından biri olarak öne çıkmaktadır. Yazar, bu çalışmasında felsefe ile bilim arasındaki ilişkiyi, bilginin kaynakları ve sınırları sorununu, gerçeklik ile varoluşun mahiyetini ve metafiziğin insana özgü düşünce etkinliğindeki temel konumunu ele almaktadır. Eser, akademik bir terminoloji titizliğiyle kaleme alınmış olmakla birlikte, Osmanlı-Türkçe ile çağdaş felsefi dilin buluştuğu kendine özgü bir üslup taşımaktadır. Duralı, Batı felsefesinin kavramsal mirasını yakından tanıyan bir düşünür olarak Aristoteles, Eflatun (Platon), Kant ve Spinoza gibi isimlerin görüşlerini çözümlemekte; ancak bunu yaparken her zaman kendi özgün yorumunu ve Türk-İslam düşünce geleneğine duyduğu aidiyeti ön planda tutmaktadır. Ele aldığımız bölüm, eserin metafizik eksenini oluşturan temel kavramları sistematik biçimde işlemektedir: Fiziğin Ötesi Metafizik, Metafiziğin Ötesi İlahiyât, Metafiziğin Zemîni Varlık Öğretisi, Bilgelik, Nesne, Madde, Zaman, Hakikat ve Ahlak başlıkları altında birbirini tamamlayan ve aşan bir düşünce zinciri kurulmaktadır. Bu zincirleme yapı, felsefenin salt soyut bir uğraş olmadığını, bilgiden bilgeliğe, nesneden varoluşa uzanan geniş bir anlam evrenini kavramayı amaçladığını göstermektedir. Fiziğin Ötesi: Metafizik Duralı, metafizik kavramını 'fiziğin ötesi' şeklinde konumlandırarak açıklamasına başlar. Her mesleğin bilgiyi kaçınılmaz bir araç olarak kullandığını öne süren yazar, yalnızca felsefe için bilginin bu araçsal işlevin çok ötesine geçerek bizzat amaç haline geldiğini vurgular. Bilginin iki temel kaynağından söz edilir: biri duyu verilerinden beslenen tecrübe,
Felsefe
Felsefe-Bilim Nedir?Ş. Teoman Duralı · Dergah Yayınları · 2014111 okunma
Bir Peri Masalı
9/10
·704 syf.··
2026 4. kitabı
·
11 günde okudu
·
Okunma: 14 Şubat 2026 12:01
Kimi zaman felsefi ve derin edebi yükle donanmış eserleri okumaya ara verip fantastik dünyaya adım atmalı ve zihni daha ütopik/distopik bir boyutta genişletmek gerekiyor. Stephen King’in Peri Masalı (Fairy Tale) eseri de tam olarak bunu sağlıyor. Hikâyemiz Charlie adında 17 yaşında bir çocuğun; genelde insan içine karışmayan, aksi ve yalnız olarak tanımlanan ihtiyar Bay Bowditch’in yaşadığı bir talihsizlik sonucu onunla tanışmasıyla başlıyor diyebiliriz. Kitap, ilk birkaç yüz sayfada isminden vadettiği Peri Masalı dünyasına adım atmıyor ancak bunun altyapısını ve dolayısıyla karakterlerin iç dünyasını verimli bir şekilde aktarabilmesiyle insanı kesinlikle kitaba bağladığını söyleyebilirim. Bu süreçte Bowditch’in köpeği Radar ile Charlie’nin kurduğu derinlemesine bağı gözlemleme şansını elde ediyoruz. Hikâyenin ilerleyen kısımlarında Bay Bowditch’in evinin altında bir başka dünyaya açılan bir geçit olduğunu öğreniyoruz. Bu dünyada yaşlanmayı tersine çevirebilen bir güneş saatinin bulunduğu, hazine bakımından da zengin bir yer olduğunu öğreniyoruz. Aynı zamanda bunlarla birlikte tehlikelerle dolu bir diyar olduğunu da öğreniyoruz. Charlie, oldukça yaşlanmış köpeği Radar’ı gençleştirmek için bu tehlikeleri göze alıp diyara yolculuk ettiğine şahit oluyoruz. Buraya kadar hikâye, olay örgüsü itibariyle bir masal olduğunu bizlere iyice gösteriyor. Elimizde bir kahraman ve kahraman görevi var. Mitolojik hikâyelerin de temelini oluşturan en temel masal anlatış tarzlarından birisi var elimizde. Charlie bu yeni dünyaya indiğinde dünyanın bir lanet etkisi altında olduğunu görüyoruz. İnsanlar ‘gri’ denen veba benzeri yayılım gösteren bir lanet ile boğuşuyorlar. Bedenleri tamamen deforme olmuş veya olmakta olan, konuşma yetilerini git gide kaybeden insanlarla karşılaşıyoruz. Tabii
1000Kitap
Peri MasalıStephen King · Altın Kitaplar · 2023775 okunma
Şeffaflık ve Aynının Cehennemi
10/10
·84 syf.··
2026 2. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 24 Ocak 2026 19:55
Ekranların ışığına hapsolduğumuz ve kendi irademizi bilerek, isteyerek teslim ettiğimiz sosyal medya çağında, Byung-Chul Han’ın Şeffaflık Toplumu eseri sadece bir analiz değil, bir uyarı niteliği taşıyor. Şeffaflığın mutlak bir "olumluluk" ve özgürlük olarak pazarlandığı bu çağda, aslında "apaçıklığımızın" bir sömürü nesnesine dönüştüğünü görüyoruz. Han’ın deyimiyle, her şeyin şeffaf olduğu bir dünya aslında "aynının cehennemidir"; çünkü bu düzende "öteki"ne, yabancıya ve farklılığa yer yoktur. Han’a göre şeffaflık, bilgi özgürlüğünden öte, toplumsal süreçleri hızlandırmak ve verimliliği artırmak için uygulanan sistemik bir baskıdır. Şeyler niteliklerini yitirip sadece fiyatları ve verileriyle ifade edildiklerinde şeffaflaşırlar; bu da her şeyi her şeyle karşılaştırılabilir kılan ama biricikliğini yok eden bir süreçtir. Instagram'ın "beğenmedim" (dislike) seçeneği sunmaması bu durumun en somut örneğidir; sistem, iletişimi sekteye uğratacak her türlü olumsuzluğu ve direnci tasfiye ederek pürüzsüz bir tüketim akışı yaratır. Dijital Panoptikon ve Gönüllü Tutsaklık Kitabın en çarpıcı tespiti, modern kontrol mekanizmasının klasik hapishanelerden farkıdır. Bentham’ın panoptikonunda mahkûmlar zorla gözetlenirken, dijital panoptikonda bizler kendimizi gönüllü olarak teşhir ediyoruz. Sosyal ağlarda mahremiyetimizi utanmazca sergileyerek hem mahkûm hem de gardiyan haline geliyoruz. Han, "ışıklandırmanın sömürü olduğunu" savunarak, her şeyi görünür kılma tutkusunun aslında bir tür "toplumsal fahişelik" ve pornografi yarattığını belirtir. Bilgi artık bir hakikat veya anlam üretmiyor; sadece hızlıca tüketilmesi gereken, derinlikten ve "aura"dan yoksun pornografik birer görüntüye dönüşüyor. Mesafe, utanç ve sır ortadan kalktığında; aşk, siyaset ve hatta insan ruhu canlılığını
Felsefe
Şeffaflık ToplumuByung-Chul Han · Metis Yayıncılık · 20243,340 okunma
İvan İlyiç’in Ölümü Eseri Üzerine Soruşturma
8/10
·83 syf.··
2024 23. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 02 Ağustos 2024 20:43
Eser, ölüm olgusunun bireysel bağlamda deneyimlenene kadar aslında içi hiç de doldurulmamış bir kovuk olduğunu okuyucuya hissettiriyor. Ölüm hayatın bir gerçeğidir, zaman zaman çevremizden birilerinin öldüğünü duyarız yahut bir yakınımızı kaybederiz. Dünyaya gelişimizden itibaren herkesin bir gün öleceği bilinciyle yaşarız, lakin günün birinde kendimizi ölüm döşeğinde bulduğumuzda durumu kabullenmekte güçlük yaşarız. İvan İlyiç’in de hikâyesi böyledir. Kitapta klasik tümdengelim önermesi görürüz: “Gaius insandır, insanlar ölümlüdür, o zaman Gaius da ölümlüdür.” Bu doğru bir önermedir ve İvan İlyiç de bunu kabul etmektedir, lakin zihninde hayatı boyunca bunun sadece Gaius bağlamında bir önerme olduğunu düşünmüştü. Sıra kendisine geldiğinde ve yakın zamanda ölecek olduğunda kendine sorar: “Bütün bunlar niye? Madem ölecektim, neden bunca şey yaşadım? Madem sonunda ölecektim, neden bunca acılar çektim?” Gaius elbette ölebilirdi, keza sıradan bir insandı; herhangi bir insandı o. Fakat öte yandan İvan İlyiç, biricik ve tek olan kendisiydi; kendisi nasıl diğer insanlar gibi ölürdü? Çevresindeki insanların, ailesinin ölümü kabullenmesi ve onun ölmesini beklemeleri ne kadar saçmaydı? Ölen kendileri değildi neticede... İvan İlyiç’in yaşadığı duygu bunalımları, kitabın başında öylesine güzel ilerleyen; birbirini takip eden şansların, ekonomik gelişmenin, nüfuzun artması ufak bir illet ile ansızın önemsiz şeyler hâline gelmişti onun için. Makam mevkii için harcadığı hayat, hiç emek vermemişçesine sıradan bir insanın hayatı gibi yitip gitmeye yüz tutmuştu. Son nefesini vermeye yakın İvan İlyiç, kendi içinde bir aydınlanma yaşar “Yaşadığım hayat, gerçekten de yaşamam gereken hayat mıydı?” Diye sorar kendine. İlk başta bu soruya karşı içsel bir çatışmaya girer, kabullenmek istemez.
Edebiyat
İvan İlyiç'in ÖlümüLev Tolstoy · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202261,2bin okunma