bir ada hikayesi, ütopya; umudun, sevginin ve denizin romanı. çiçekler, menekşeler, arılar, ağaçlar, çakıllar, zeytin ağaçları, balıklar, balık kokusu, sütliman deniz...
ince memed'in aksine, tam olarak isyan değil savaş var, savaş sonrası. tarih romanı değil ama tarih derslerinde hep bahsedilen meşhur mübadele sorununun tam ortasına dalıyoruz: aslında hayali bir yer olan ama Avşa ya da Marmara Adası olduğu düşünülen Karınca Adasından -kitapta geçen şekliyle bunu isteyip istemedikleri bile sorulmadan- sürgün edilen rumlar, adaya ilk gelen Poyraz Musa, onun bu adayı bir "hapishane"den cennet gibi bir yaşam alanına çevirme macerası, bu sürgüne direnen tek kişi Vasili; ardından yanlarına gelen Lena Ana, Melek Hatun, Musa Kazım ve kızları, Kadri Kaptan, Nişancı...
aynı zamanda Yaşar Kemal'in hayalindeki toplum: Poyraz bir "ağa" konumunda herkese kucak açıyor, insanları tek tek topluyor, herkesi o besliyor, tüm işler ona bağlı, her şeyden o sorumlu. üstelik her yerden her kültürden insan var burada: türk, kürt, ermeni, yunan, rum, laz; hepsi gerçekten birlik içinde yaşıyor.
savaşlara, sarıkamış'a, enver paşaya, atatürk'e, çanakkaleye dair çok şey anlatılıyor aslında dönem insanının görüşlerini öğreniyoruz, her şey anlatıldığı kadar basit ve tek taraflı değilmiş meğer. ada romanı dedim ama sırf adada geçmiyor kitap, bazen sayfalarca Yemen'e bile sürüklenebiliyoruz. canım Hürü Ana'nın yerini burada Lena Ana alıyor, çoğu şey aynı.
psikolojik açıdan çok şey okuyoruz bu seride: özellikle Vasili'nin ve Poyraz'ın savaş psikolojisi, birini öldürmek-öldürmemek arasında farklı zamanlarda benzer şekillerde gidip gelişleri beni çok etkiledi; sırf birini öldürmemek için sürekli bir bahane bulmaları aslında Yaşar Kemal'in savaş karşıtlığının en büyük örneği, kendisi bu düşüncesini birçok