Bir masaya üç zar atıldığında, ya hepsi iki gelir veya üç, dört ve beş veya iki, altı ve bir. 'Vay be, ne büyük mucize der misiniz? Her zarda aynı sayı gelebildiği gibi, o kadar da değişik sayı gelebilir! Ey ne büyük mucize! Üç zarda birbirini takip eden üç sayı geldi. Vay büyük mucize! Tastamam iki altı ve öteki altının altı geldi!' Bir fikir adamı olarak bu şekilde haykırmayacağınıza eminim, zira zarların üstünde belli sayıda rakamlar olduğundan, içlerinden birinin gelmemesi olanaksızdır. "Rastlantının keyfine göre, karman çorman karışmış bu atomların insanın yaratılması için gerekli o kadar çok şey varken, nasıl bir insanı meydana getirmiş olabileceğine şaşıp kalıyorsunuz. Ama bilmiyorsunuz ki, bu madde yüz milyon kez, bir insan yaratmak niyetiyle yol alırken, bir insan meydana getirmek üzere gereken veya gerekmeyen bazı şekillerin çok veya çok azını kullanmak üzere, bazen bir taş, bazen kurşun, bazen mercan, ba-zen bir çiçek, bazen bir kuyruklu yıldız biçimlendirmek için duraklamıştır. Öyle ki, sürekli değişen ve kıpırdanan sonsuz miktar malzeme arasında, gördüğümüz az sayıdaki hayvanları, bitkileri ve madenleri yapabilecek maddelerin karşılaşmış olması da, aynen, yüz defa zar atışında bir kere çift gelmesinin mucize olmadığı gibi, bu karşılaşma da mucize değildir. Ayrıca, bu kadar kıpırdaşmadan bir şey oluşmaması imkânsızdır ve bu şey, meydana gelmesi için ne kadar az gereken olduğunu tahmin edemeyen bir şaşkın tarafından daima hayranlıkla karşılanacaktır.
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Bana lütfen söyleyiniz: Bir bitin bizim vücudumuzu bir dünya sanmasına ve içlerinden biri kulağınızın birinden ötekine gittiğinde, arkadaşlarının onun dünyanın bir ucundan diğerine seyahat ettiğini veya bir kutuptan diğerine koştuğunu söylemelerine inanmak o kadar garip midir? Evet, kuşkusuz bu küçük halk sizin kıllarınızı ülkesinin ormanları, salya sümük dolu deliklerinizi çeşmeler, derinizdeki çıbanlarınızı ve uyuz böcekçiklerini göller ve su birikintileri, kan şişliklerini su taşkınları zannederler; öne ve arkaya taranırsanız da, bu hareketi okyanusun gel-gitine verirler.
“Yıldızlar nerede parlarsa Ay onlara şahit olurmuş”
2. Dünya Savaşı'nda İstanbul
1939 senesi 1 Eylül’de, radyoda “Almanya, Polonya’ya harp açmış” diye duyuldu. Tabii herkesi bir endişe aldı, beklemeye başladılar. Hitler’e düşman olanlar da İngiliz taraftarı olanlar da vardı. Ama babam Hitler’i doğru adam diye çok tutardı. Çünkü Almanya’yı kalkındırmıştı. Almanya Polonya’da ilerledi, sonra Rusya’ya harp ilan etti, Karadeniz’in şimalini geçti, Kafkaslara kadar geldi ve kış bastırdı. 1942’de çok şiddetli kış geçti. Hatta İstanbul halkı; “Rusya Almanya’yı mağlup etmedi, ‘Mareşal Kış’ mağlup etti” diye söyledi. İşte o zaman hükümet tedbir olarak köylünün buğdayını almak istedi. Bunun için de Toprak Ofisi kuruldu. İstanbul’a az buğday geldi, ekmek karneye bağlandı. Bir günlük pul yarım ekmekti. Daha sonra dörtte bir ekmeğe bile indi. Bir ara ekmekler küçüldü, dörtte bir ekmek 150 grama geldi. Çörek, simit, un birden karaborsaya düştü, leblebi bile bulamazdık. Temel ihtiyaç maddelerinin karneye bağlandığı günler, uygulama nasıl oluyordu? Muhtara karneler gelir, nüfus kağıdına göre ekmek karnesi verilir. Sonra da tekrar almasın diye damga basılırdı. Karneler aylık olur, her ay yenilenirdi. Karnede 30 tane pul vardır, her gün bir tanesi koparılırdı. Kahve dışarıdan gelirdi, ticaret de bozulduğu için fındık kabuğunu kavurur, sonra çeker, kahve diye içerlerdi. Şeker de karneye bağlandı. Basma bile yoktu. Bir keresinde beş metre Amerikan bezi almam gerekti. Her şey pahalı, annem de dükkanlara alışverişe gitmez; zaten evin işini bırakıp ne zaman gidecek? Ben mektep olmadığı zamanlarda yeni açılan Memurlar Kooperatifi’nden bez almaya gitmiştim. Sabahleyin erkenden Aksaray’a gidip Kooperatif’in başında sıraya girdiğimi bilirim. Başka zamanlarda da un, şeker, gaz almak için kuyruğa girerdim. Bir de Fındıklı’da açılmıştı. İşte bu durum 1942’lerde başlayıp üç sene
Sayfa 130 - Timaş
Maviye Maviye çalar gözlerin, Yangın mavisine Rüzgârda âsi, Körsem, Senden gayrısına yoksam, Bozuksam, Can benim, düş benim, Ellere nesi? Hadi gel, Ay karanlık...
Sayfa 47 - Metis Yayınları·Kitabı okuyor
Şiir