Bir senedir terapi alıyorum. Bu terapi süreci, içimde çoğu zaman aşamadığım, kabullenemediğim ve beni derinden etkileyen konuları kapsıyordu. Bu konuların en başında da ölüm kavramı geliyordu. Bir insanın canlılığını yitirmesi düşüncesi benim için çok korkutucuydu ve bunu bir türlü aşamıyordum.
Bir senenin sonunda, rastgele girdiğim bir kitapçıda bu kitabı aldım. Kapağını beğendim; adını ve arka yazısını okumadım bile. Sadece çok popüler olduğunu, “en iyi romanlardan biri” olarak önerildiğini biliyordum.
Bu kitabı doğru zamanda mı okudum, emin değilim. Ama şunu biliyorum: Bundan üç ay önce okusaydım muhtemelen okuyamazdım. Ağlamaktan okuyamazdım.
Çünkü şimdi bile okurken içim daraldı. Gözlerim zaman zaman doldu. Bazen nefesimi tuttuğumu fark ettim; sanki nefes almadan okuyormuşum gibi hissettim.
Belki çoğu insan yazdıklarımı çok saçma bulabilir. Belki sizler ölüm kavramıyla daha barışıksınızdır. Belki sizin için ölüm, doğum gibi hayatın doğal bir parçasıdır. Ama ben özellikle anne-baba kavramı ile ölümü yan yana getiremiyorum.
Aşabilmiş miyim?
Hayır. Tam olarak aşamadığımı da bu kitap sayesinde fark ettim.
Olsun. Canım sağ olsun.
Bazı yaralar tamamen iyileşmez; sadece kabuk bağlar. Biz de bazen o kabuğu farkında olmadan kanatırız. Biraz acıtırız, biraz darbe alırız, biraz daha morarır.
Ne zaman iyileşir, bilmiyorum.
Ama sanırım şimdi bu kitabı gözümün önünden kaldırıp biraz nefes almam gerekiyor.
Eğer benim gibi ölüm temasına karşı hassassanız, bu kitabı okumanızı kesinlikle tavsiye etmiyorum.
Ama mazoşistliği seviyorsanız… okuyabilirsiniz.