Ahmet Haşim, ölünceye kadar, bütün hayata daima bu fantasmagorik [görüntü oyununa değgin, garip, inanılmaz], menşur [neşrolunmuş, dağıtılmış, yayılmış] arkasından bakmıştır.
Seyreyledim eşkal-i hayatı
Ben havz-ı hayalin sularında;
Bir aks-i mülevvendir anınçün
Arzın, bana ahcar ü nebatı.
derken, o, acaba, sanatının ve şahsiyetinin en sentetik tariflerinden birini yapmış olduğunun farkında mıydı? Hiç şüphesiz ki, farkında idi. Çünkü, bu instenktif, bu iptidai, bu hayali, bu karışık, dağınık ve muğlak insandan, daima uyanık, daima harekette, keskin ve merhametsiz bir zekanın panltıları hiç eksik olmuyordu. O, kendisini her dakika bunun aydınlığında görüyordu. Bütün kusurları, bütün acayiplikleri, bütün ayıpları ve meziyetleriyle görüyordu. Bu zeka, müziç ve çiğ bir projektör ışığı gibi onu bir dakika rahat bırakmıyor; içerken, yerken, severken, güler ve ağlarken, hatta belki,. hatta belki, uyurken bile bir an için sönmesini bilmiyordu. Hep panl panl yanıyordu ve Haşim, bunun ortasında, daima örtünmeye, saklanmaya çabalayan çırılçıplak bir adamı andınyordu.
Onun için, bu ışıktan kurtulmanın yegane çaresi, bu projektörü, arasıra başkalarının üstüne çevirmekten ibaretti. Haşim ise, bu hususta elinden geleni arkasına bırakmazdı. O vakit, eyvah bu müthiş röntgen şuaına [ışığına] maruz kalanlara ... Zira, Haşim'in mütecessis [meraklı] gözleri, gizli bir köşeden, sadık [doğru] bir dikkatle onları tetkik etmektedir. Nerede ise, hiçbirinin haberdar olmadığı illetleri onların yüzüne vuracaktır. Kiminde bir kanser tümörü, kiminde bir verem oyuğu, kiminde bir cüzzam lekesi keşfedecektir. Hasta olan, kusurlu olan galat-ı hilkatı [yaradılış yanlışı] yalnız kendisi mi? Yok canım. İşte, etrafında genç, dinç, güzel ve mesut görünen nice insanlar var ki, derilerinin altında,