Bazı hikâyeler sadece okunmaz, insanın içine yerleşir…
Bize Yalan Söylediler tam olarak böyle bir kitap.
Amerikan öjenik programının karanlık yüzünü, bir annenin çaresizliği ve direnişi üzerinden anlatıyor. Lena’nın hikâyesi, yalnızca geçmişte yaşanmış bir vahşeti değil; insanın insana neler yapabileceğini de tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.
Ellis Adası’ndan Blue Ridge dağlarına uzanan bu yolculukta, aile olmanın, koparılmanın ve yeniden tutunmanın ne demek olduğunu derinden hissediyorsun. Okurken bir çırpıda ilerleyen ama etkisi uzun süre silinmeyen bir roman…
Bazı gerçekler vardır; öğrendiğinde insanın içini sızlatır. Bu kitap da tam olarak öyle. Bize Yalan Söylediler
Heumarkt’ta yaşayan baş karakterimiz Simon; kimsesiz, dul bir kadının evinde bir oda kiralayarak hayatını sürdüren bir adamdır. Çocukluk hayalini gerçekleştirmek için bir kafe açar ve bu kafe, Simon için zamanla ikinci bir eve dönüşür.
Tekstil fabrikasından ayrılıp iş arayan Mila ile yolları kesişir ve aralarında usta-çırak ilişkisi gelişir. İsimsiz bu kafe, mahalle için sıradan bir mekân gibi görünse de aslında tıpkı bir bakkal gibi; hayatın tekdüzeliğini, iniş çıkışlarını ve insan ilişkilerinin derinliğini yansıtan bir yer haline gelir.
Simon’un hayaline tanıklık ederken, insanın kendi potansiyelini keşfettikçe mutluluğa biraz daha yaklaştığını hissediyoruz. Bana göre kitap, insanın iç dünyasına dokunan ve “insan kendi potansiyelini keşfettiği sürece mutlu olabilir” fikrini sade ama etkili bir şekilde anlatıyor. İsimsiz Kafe