Sınıf arkadaşı olan üç erkeğin “Kadınlar Ülkesi”ne yaptığı olağanüstü yolculuğu anlatan bu roman, ütopik bir kurguyla kadınların kurduğu bir toplumu tanıtıyor. Açıkçası benim için okuması zor ve çok keyifli bir kitap olmadı. Ancak düşünmeye sevk eden yönü oldukça güçlüydü.
Yazar, 19. yüzyıl Amerika’sında yaşamış ilk kadın hakları savunucularından biridir. Bu dönemde böyle bir ütopya kurgulaması eseri daha da anlamlı kılıyor. Kadınlar Ülkesi’nde annelik kutsal kabul edilir, toplum huzur ve düzen içinde yaşar.
Yazarın feminist kimliğine rağmen hikâyeyi bir erkeğin günlüğü üzerinden anlatmasını başarılı buldum. Bu sayede erkek bakış açısının bu farklı düzene karşı nasıl değiştiğini görmek mümkün oluyor.
Sonuç olarak, okuması zor olsa da kadınların toplumdaki yeri üzerine düşündüren, sorgulatan bir eserdi. Kadınlar Ülkesi
Çoğumuz ise birçok alana yöneliyor, kimisine işleri için, kimisine de büyümek için."
"Büyümek için mi?"
"Evet. İnsan uzun süre yalnızca bir alana yöneldiğinde beynin kullanılmayan bölümlerinde körelmeler görülmeye başlıyor. Bu yüzden her zaman öğrenmeye devam ederiz biz."
Bilinç akışı tekniğiyle örülmüş, betimlemelerden ziyade duygu dünyasının derinliklerine odaklanan bir roman. Tüm hikaye tek bir terapi odasında geçiyor ama o oda aslında koca bir dünya... Dışlanmışlıklar, hor görülmeler, yok sayılmalar ve o bitmek bilmeyen haksızlıklar.
Dinlenilmeyen çocuklar, kulak asmayan anneler ve kayıp babalar... Yankı’yı dinlerken bir yandan da Birkan’ın hayat hikayesinin izlerini sürüyoruz. Kendi iç sesimizle yüzleşmek gibi."