Açıkçası varoluşçu ekolü diğer ekollerden daha fazla destekliyorum. Bu yüzden logoterapi beni hoşnut etti. Özellikle de toplama kampı gibi bir vahşetin içinden çıkmış bir psikiyatrın yazmış olması daha alıcıydı.
Genel olarak desteklesem de logoterapinin her insan için uygun olduğunu düşünmüyorum. Psikiyatr olduğu için insanın iyi oluşu değil de hastalığı tedavi etmeye bakmış bana gibi görünüyor.
Kitabı yazıldığı tarihe göre eleştirirsem iyi olduğunu söyleyebilirim. Yazarın erkek olduğu bazı yerlerde kendini hissettiriyordu ama bu çok azdı. Cinsiyetçiliğe karşı çıktığı hatırı sayılır çok yer vardı. Hoşuma gitti. Sanayi inkılabını çok fazla eleştirmişti ve haklı bulduğum çok nokta vardı. Üstelik o zamandan itibaren tüketimin bu seviyeye gelmiş olması korkunç. Adam korkularında haklı yani.
Max Werner gözlerini kıza dikti. Bugün çok kararlı bir hali vardı; özgür kalmak için, kapana kaptırdığı pençesini kendi koparan tilkiyi hatırlatıyordu genç adama.
“Söylesene, sizlerden biri bunu ister miydi acaba, bütün gençliğini özgür ve bağımsız olmaya adamış genç bir insan, tam amacına varmak üzereyken, eşikte dururken, hayata sadece bu yüzden değer verirken; meslek aşkına, sorumluluk aşkına, bağımsızlık aşkına yaşarken! Hayır! Bunu kesinlikle bir yaşam amacı olarak hayal edemiyorum; bir yuva, aile, ev kadınlığı, çocuklar, bu bana çok yabancı, çok, çok! Belki sadece şu anda böyle, belki sadece yaşamın bu kesitinde. Nereden bileyim? Belki ben böyle bir şey için hiç uygun değilim. Aşk ve evlilik aynı şey değil zaten.”
İnsan kadınları ister idealize etsin ister şeytanileştirsin, her durumda erkeğe bağlı değerlendirip basitleştiriyordu. Belki de kadına adeta bir sfenks karakteri yüklenmesinin temelinde büyük ölçüde, erkeğinkinden hiç de geri kalmayan eksiksiz insaniyetinin bu ağır basitleştirmeyle örtüşmemesi yatıyordu.