Her insanın içinde "kötü" diye adlandırdığı ahlak karşıtı, zevk düşkünü, yasaklı düşünceler barındırdığı bir tarafı vardır. Freud bunu temellendirmiş olsa da edebiyattaki birçok eserde zaten asırlardır bunu görmekteyiz.
İnsan neden beynini uyuşturmak ister? Beyin insanı durdurur, engeller. Sırf mantığımız ağır bastığı için çoğu isteğimizden vazgeçmek zorunda kalmışızdır. İsteklerimiz, arzularımız hep bir parça yasaklıdır. Karanlığı ararız günaha girmek için, gizli saklı köşeler ararız bedensel zevklerimizi tatmin etmek için. En sevdiğimiz kişiden bile saklarız bazı fikirlerimizi. Bir adımız, varlığımız vardır kabul edilen. Onu yıkmaktan çekiniriz. Kötülüğün çirkin çizgilerinin yüzümüzde yer edinmesinden korkarız. Hyde gibi olmaktan korkarız; ama korktuğumuz kadar onun çocuksu yaradılışına özlem duyarız.
Dr. Jekyll'ın bir uyuşturucu bağımlısı gibi devamlı kuyruğunu kovalayışı, hatalarından ders alamayacak kadar kötülüğün vermiş olduğu katıksız özgürlüğe susayışı, nihayetinde benliğini kaybetme tehlikesi ile yüz yüze gelişi; bana bir tür ilaca ihtiyacımız olmadan da onun kaderine mahkum olabileceğimizi hatırlattı.
Hepimiz zaman zaman ilkel isteklerimize boyun eğer, devamında pişmanlığın pençesine düşeceğimizi bilsek bile boyun eğişimize kulp bulmaya çalışırız. Bunda bir yanlış yok. Yanlış olan, evrimsel sürecimizde bizi diğerlerinden ayıranı görmezden gelmek. İnsanı insan yapanı unutmamak, yalnız bir bedenden veya güdülerden oluşmadığımızı fark etmek; aklımızı, sağduyumuzu kaybetmeden yaşamayı öğrenmemiz gerek. Aksi halde sokakta yürüyen onlarca Hyde olduğunu düşünemiyorum. Ne korkunç olurdu!