Ege kıyısının bir kasabasında balıkçı bir baba olan Mustafa ile ev kadını olan eşi Mesude'nin mütevazi hayatlarının, bireysel dram ve toplumsal trajedilerle harmanlanıp akıcı bir dille okuyucuya sunulan görülüp de görmemezlikten gelinen toplumsal sorunları, duyarlılıkla dile getiren roman...
"Herkesin gördüğü mavilik, denizin devasa bedenini saklayan tenidir"(syf:12)
Hepimize huzur veren o maviliğin, ne fırtınalar doğurduğu, nelere şehit olduğu, neleri/kimleri yok ettiği konusuna sanırım en trajik ve en üzücü örnek; göçmenlerin, şişme botlarla yeni bir hayat bir umut için kaçışını ve bedelini hayatlarıyla ödemeleri verilebilir. Göç ve umut...
Sıradan bir balıkçı olan Mustafa, geçimini sağladığı o sonsuz mavilikte geçen hayatı ve oğlunu ondan alan, onu sessizliğe sürükleyip diğer yandan da onu balıklarla dost yapan ve bu dostluktan gelen vicdan, merhamet ve insan olmanın gereklerini bize hatırlatan ve bu hatırlatmayı yaparken denizin o sevimli maviliğinin sadece ondan değil adını, yerini bile bilmediğimiz sadece "göçmen" diye adlandırılan ve gazetelerde sadece bir manşet olmaktan öteye geçemeyen; kadınların, erkeklerin, çocukların yitip giden hayatları...
Romanı okurken ne oluyor, dünya nereye gidiyor diye sürekli bir sorgulama haline büründüm.
İnsanların pazarlık haline getirildiği, yeni umutlar vaadi ile o sevimli ama acımasız maviliğin, aldığı canlar ne ilk ne de son olacaktır maalesef...
Birey olarak ne yapabiliriz?
Ne yapmalıyız?
Fazlaca seyirci mi kalıyoruz? Fazlaca sessiz...
Bir yandan denizin aldı canlar diğer yandan denizdeki canlıların insan eliyle yok edilişi, doğanın tahrip edilişi, rant uğruna kapital sisteme kurban edilen suyumuz, doğamız, ağaçlarımız, insanlarımız, canlarımız...
Şu an bu incelemeyi yazarken acaba o denizde hangi can, kaç can, hangi