Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda metaforunda, bir kadının kurgu roman yazabilmesi için maddi imkana ve kendine ait bir odaya sahip olması gerektiğini söylüyor. Shakespeare'in yetenekli bir kız kardeşi olsaydı ne olurdu kurgusuyla, meseleyi yetenek üzerinden değil; o yeteneğe alan tanınmaması üzerinden ele alıyor. Batı dünyasında kadının rolünün yalnızca ev işleriyle sınırlandırılmasını ve diger yeteneklerinin bastırılmasını da eleştiriyor.
Kendine ait oda metaforu, yeni bir anne olarak hayatıma başka bir yerden temas etti. Bu kez annelik üzerinden düşündüm.
Bir annenin kendine ait bir alanı olduğunda; hobilerle meşgul olabilir, ilimle uğraşabilir, yalnız başına kahve içmek isteyebilir. Bebeği uyurken, baba ilgilenirken ya da destek varken.
Dikkatimi çeken şey şu: Aynı vakit ev işlerine ayrıldığında bu
oldukça doğal karşılanırken, anne o zamanı kendisi için kullandığında toplumsal bir yargıyla karşılaşıyor. Sanki iyi annelik, kadının kendine ayırdığı her zamanı kısmayı gerektiren bir fedakarlıkmış gibi.
Imkanı olsa bile, iş, ev ve annelik arasında her alanda 'yeterli' olma beklentisi nedeniyle destek almaktan çekinen kadınlara rastlıyorum. Woolf'un eleştirisi erkek egemen zihniyeteydi fakat günümüzde kadınların birbirleri üzerinde kurduğu baskı da hafife alınamaz.
Kendine ait bir odası olan kadınları seviyorum.Ve o odanın
anneliği eksiltmediğine, aksine derinleştirdiğine inanıyorum.
Kitaba bir de kendi inancım üzerinden baktım. Eşitsizlik üzerine kurduğu eleştiri, bana Islam'daki bazı değerleri anımsattı: Kadının ev içindeki emeği sadede onun mecburiyeti değil, yuvası için iyiliktir. İlim öğrenmek kadın erkek fark etmeksizin herkes için bir farzdır.Üstünlük ise cinsiyette degil, tavadadır.
aysenurcihanger