Orhan Pamuk’un Beyaz Kale’si, bir roman olmanın ötesinde kimliğin, benliğin ve insan zihninin bulanık sınırlarını sorgulatan bir düşünce labirenti. Osmanlı’nın 17. yüzyıl İstanbul’u fonunda geçiyor gibi görünse de aslında romanın asıl sahnesi insanın kendi iç dünyası.
Bir Venedikli kölenin ve Osmanlı bilgininin hikayesi anlatılırken, “biri ötekinin yansıması mı, yoksa aynı kişi mi?” sorusu metnin merkezinde dönüp duruyor. Okur olarak bir noktadan sonra sadece kim kimdir diye düşünmüyorsunuz, “ben kimim?” diye düşünmeye başlıyorsunuz. Çünkü Orhan Pamuk, sadece karakterlerinin değil, bizim de aynaya bakmamızı istiyor.
Romandaki “beyaz kale” simgesi, bana göre insanın içindeki o ulaşılmaz saf noktayı temsil ediyor. Belki masumiyet, belki bilgelik, belki de hiçbir zaman tamamen sahip olamayacağımız bir iç denge. Herkes o kaleye ulaşmak istiyor ama oraya varan kimse olmuyor. Çünkü kaleye giden yol, kimliğini çözmeye çalışırken sürekli yeniden şekillenen bir “ben”den geçiyor.
Pamuk’un dili yer yer mesafeli, soğuk, hatta matematiksel ama bu roman özelinde bu mesafe çok bilinçli bir tercih. Çünkü anlatıcılar arasında kurulan o ince denge – “ben” ve “öteki” arasındaki sınır – bu soğuk üslup sayesinde daha da belirginleşiyor. Romanı bitirdiğinizde kimin hikayesini okuduğunuzu artık bilmiyorsunuz. Belki de ikisinin hikayesi aynı noktada birleşiyor.
Felsefi olarak bana Descartes’ın “düşünüyorum, öyleyse varım” sözünü hatırlattı. Ama Orhan Pamuk bu önermeyi tersyüz ediyor gibi: “Düşünüyorum ama kim olduğumdan emin değilim.”
Roman, insanın kendi bilincine duyduğu şüpheyle besleniyor. Ve o şüphe öyle tanıdık ki, bazen kendi iç sesimizi karakterlerin sesinden ayıramıyoruz.
Okuması kolay değil, çünkü basit bir hikâye anlatmıyor. Ama o yavaş ilerleyen cümlelerin arasında, insanın