“Kafamda Bir Tuhaflık”: Modern Hayatın Ontolojik Yalnızlığına Bir Ağıt
Orhan Pamuk’un Kafamda Bir Tuhaflık adlı romanı, varoluşçu bir yalnızlığın, kentleşmeyle şekillenen kimlik krizinin ve gündelik hayatın metafizik ağırlığının romanıdır. Mevlut’un sokak sokak dolaşan adımlarında, aslında Heidegger’in “das Man” dediği sıradanlığın içine sıkışmış, özgünlüğünü yitirmiş modern bireyi görürüz.
Mevlut’un İstanbul’un kıyılarında sürdürdüğü yaşam, bir varoluşsal otantiklik arayışıdır. Her şey değişirken, o sabit kalmak ister. Tıpkı Albert Camus’nün Yabancısındaki Meursault gibi, Mevlut da sistemin anlamsızlığına boyun eğmeden, iç dünyasının “tuhaflığı”yla var olur. Absürd, burada boza satmakla, gelenekle, geçmişle kurulan duygusal bir bağ haline gelir.
Bu roman, sosyolojik determinizmin pençesinde bireysel özgürlüğünü arayan insanın trajedisidir. Marx’ın “altyapı üstyapıyı belirler” tezi, Mevlut’un sınıfsal konumunda hayat bulur; ancak Mevlut’un iç sesi, bu materyalist çerçevenin ötesine geçmek ister. İdealist felsefenin izleriyle, kendi küçük evrenini anlamlandırmaya çalışır.
İstanbul, burada bir Baudrillard simülasyonu gibi, hem gerçek hem de hayalin bir suretidir. Eski ile yeninin, köylü ile kentlinin, gelenek ile modernitenin çatışmasında, Mevlut’un zihninde beliren o “tuhaflık”, aslında postmodern insanın parçalanmış benliğidir.
Ve şu soru, roman boyunca sessizce yankılanır:
“Kendi hayatını gerçekten sen mi yaşıyorsun, yoksa bir başkasının yazdığı senaryoda küçük bir figüran mısın?”