Suzan Defter, Ayfer Tunç’un okuduğum üçüncü kitabı ve yazarı en sevdiğim yazarlar listesine almama beni bir adım daha yaklaştırdı. Kısa bir roman ama uzun süre düşündürüyor.
Kitap aslında iki günlükten oluşuyor; yolları kesişen iki insanın aynı tarihlerde tuttukları günlüklerden. Biri kadın biri erkek iki insanın olaylara kendi taraflarından bakışını izleme fırsatı yaratıyor. Kitap bir sayfa kadının günlüğünden diğer sayfa erkeğin günlüğünden olacak şekilde yazılmış fakat ben bu şekilde okuyup uyumlanmakta zorlandım. Bu nedenle tarihi takip ederek, her iki karakterin aynı tarihlerde yazdıklarını arka arkaya, bütünleyerek okudum. Böyle daha anlaşılır oldu. Kitabı önce bir karakterin defterini, sonra diğer karakterin defterini tümüyle okuyanlar olmuş, ben böyle okunmasını önermem, senkronize şekilde okumak kitabın ruhunu daha iyi algılamamı sağladı benim.
Kitabın konusu aslında hem kadın erkek ilişkileri hem de aile içi ilişkiler. Bundan sonrası biraz spoiler içeriyor. Kitaba adını veren Suzan aslında kitapta bir ana karakter olarak yer almıyor, sadece geçmişten bir kahraman Suzan ama ana kadın karakterimiz Suzan ile kendini öyle özdeşleştirmiş ki bir yerden sonra Suzan oluyor. Biz de kitap boyunca hem Suzan’ı; hem de ana karakterin kendini bulma çabalarını, neden Suzan’ın benliğini gölgesi gibi benimsediğini, bütün bunlara sebep olan ailesel ve içsel çatışmalarını izliyor, irdeleme fırsatı buluyoruz. Diğer taraftan erkek karakterin yalnızlığını; yaşamdaki sevgiyi tadamama, sevmeyi öğrenememe hallerini ve buna sebep olan ailevi çatışmalarını, çocukluk yaşantılarını izliyoruz. Ve bu iki insanın birbirine sadece anlatarak, dinleyerek, paylaşarak şifa oluşlarını görüyoruz.
Ayfer Tunç kısa bir romana çok şey sığdırmış, hem de bunu edebi bir dille basitleştirmeden yapmış.