Cevapsız sorular.... Kaç kitap okuyunca alim, kaç diyar görünce gezgin, kaç hezimetten sonra bezgin olurdu insan? Kaç olunca çok, kaç kalınca az olurdu rakamlar?
Sanıyorum ki Müslüman Doğu'nun insan zekasına armağan ettiği binlerce eser arasında tazeliğini hiçbir zaman kaybetmeyen -vahiy eserlerini bir yana bırakırsak- iki şaheser var: Binbir Gece ile Mukaddime.
Başlangıçta ne vardı? Işık ve Söz. Göklerin sözü olan Işık ve gönüllerin ışığı olan Söz. Güneş ülkeleri aydınlatır, söz milletleri. Zaman, kelimelerin alevini söndürse de, küllerin altındaki kıvılcımlar bir nefeste yıldızlaşır, fecrin ilk pırıltılarıyla konuşmağa başlar gök ve toprak, mağaraları, ırmakları, ormanlarıyla cevap verir. Sonra güneş susar, yıldızlar konuşur. Yalnız çöl, yalnız ölüm dilsizdir.
Entelektüel, maalesef Türkiye'de dürüstlük vasfını çoktan kaybetmiştir. Entelektüel, siyasî mevkilerden caize ve mevki koparmak isteyen bir mahluktur. Haysiyeti kalmayan entelektüelin, dil konusunda da büyük bir haysiyet ve fedakârlık göstereceğini ümit edemiyorum.
Osmanlı lehinde konuşurken büyük bir şevk duyuyorum. Avrupa'nın onlara gösterdiği haksızlık yüzümü kızartıyor. Bu haksızlık kısmen cehaletten, daha da çok dinî taassuptan ileri geliyor. Kırk-elli yıl önce inanıyordum ki dini taassup diye bir şey kalmamıştı Avrupa'da. Bu inancımı Osmanlılara da aşılamağa çalıştım, birçoklarını inandırdım da, Türkiye, Hıristiyan Avrupa ile kardeş olmak istiyordu. Heyhat! Ne yobazların kökü kurumuş, ne mürailerin. Osmanlı'ya ait her şey, Avrupa'ya da Ingiltere'ye de vahşi bir kin telkin ediyor. İngiltere'yi bu müsamahasızlığı, bu anlayışsızlığı yüzünden sevmiyorum.