Pınar Kür’ün Asılacak Kadın romanı, okuru rahatsız ederek içine çeken, karakterlerin duygu dünyasını iliklere kadar hissettiren bir metin. Yargıç olan çocuktaki kin, nefret, öfke ve haset duyguları neredeyse taşacak kadar yoğun; okurken insanın içini sıkıyor. Buna karşılık Melek’in kimsesizliği, yalnızlığı, hayattan kopmuşluğu ve çaresizliği sessiz ama çok güçlü bir şekilde ilerliyor. Kimseye kıyamayan, varlığıyla yokluğu arasında sıkışmış bir kadın portresi çıkıyor karşımıza.
Melek’in erkeklerin ona yaptıklarını anlatış biçimi özellikle çarpıcı. Dil yalın ama sert. Kemerle dayak yemeyi tecavüzle aynı düzlemde anlatması insanı derin bir sorgulamaya sürüklüyor. Hayat bir insana neler yaşatmış olabilir ki, kendi bedenine ve ruhuna yapılanları bu kadar sıradanlaştırabilsin? Bu noktada roman, sadece Melek’in hikâyesi olmaktan çıkıp insanın sınırlarını ve dayanma biçimlerini sorgulatan bir yere evriliyor.
Melek’in yaşadığı korku ise neredeyse başlı başına bir karakter gibi. Üvey babasından korkması, ölmüş evin hanımından bile çekinmesi, insanın kendini bile unutturacak kadar kök salmış bir korkunun varlığını gösteriyor. Çıkışı göremediğinde, ışığı bulamadığında ve yol gösterecek kimse olmadığında insan, her gece tanımadığı bir adama ruhunu vermeye bile razı gelebiliyor. Ve bu, zamanla hayatın “normali” hâline dönüşüyor. Okurken ister istemez şu soruya takılıyor insan: Hepimiz hayatlarımızın bir yerinde böyle kabullenilmiş çıkışsızlıklarda boğuluyor muyuz? Melek için dışarıdan bakınca pek çok kurtuluş yolu varken, kendi hayatımıza gelince neden çoğu zaman karanlığa razı oluyoruz?
Yalçın’ın bakış açısından anlatılan bölümler, romanın toplumsal yüzünü daha da görünür kılıyor. O noktada bireysel bir hikâyeden çok, toplumun ahlak anlayışı, yargıları ve ikiyüzlülüğüyle