-Hadi hadi acele et oğlum, geç kalıyoruz. Her Cuma vakti bunu yapmazsan olmuyor!
Evet, şu yaşıma geldim değişmeyen telaşelerden biri bizim evde Cuma telaşesi. Benim değil de, babamın telaşesi. Bana kalsa Cuma hutbesine yetişsem kafi. Öyle ya, ben modern Müslümanım; ona kalsa sünneti kılmayan gavur gibim bir şey oluyor!
Yine geldim köyüme. Bir zamanlar yollarında gezip, bahçelerinde yuvarlandığım köye şimdi boyumca çocuğumla geldim. He, bir de hanım. Hanımı unutmamak lazım; okursa buraları “beni unutmuşsun” diye kızabilir ki, hafazanallah!
Cuma namazı buralarda büyük bir meseledir. İslam’da anlatılan Cuma namazının faziletleri, hikmetleri burada bir bir yaşanıyor. Hani Cuma cem olmak, toplanmak ya işte bu hikmet buralarda vücut buluyor. Çünkü buralarda evden eve bazen bir kilometre yol olabiliyor. Ancak Cuma namazında cemaat bir araya toplanıyor. Sair günlerde edepli köy halkımız hocamızı asla rahatsız etmezler! Gerçi artık buralarda ezan “merkezi sistem” denen abuk subuk bir mevzuyla oluyor, hoca da pek rahatsız da olmuyor ya, neyse. Merkez sistem de ne demek diye Google’a bakmayın gençler, ben söyleyeyim: “Ezanın taaa şehir merkezinden okunup buralardan seslendirilmesi.” Biz ne biliriz beyim böyle işleri, elbet devletimiz daha iyi bilir! Biraz da Doğu ağzı yapıp, devletimize ters selam çaktıktan sonra mükemmel hikayemize devam edebiliriz.
Köye yeni çıktık. İstanbul’dan burası 1000 kilometre. Abartı bin değil ha, gerçekten 1000 kilometre. Yolun meşakkatini anlatmaya hacet yok sanıyorum kilometreyi söyledikten sonra. Hele hele Karadeniz yollarının virajlarının meşakkati, o çılgın ezber şoförlerin cesaretini hiç anlatmıyorum; gerek yok. Ama Cuma namazı meşakkat dinlemez. Hemen hazırlanıp yola düçar olmak gerekiyor. Benim hazırlanmamı babam “salaklanmak” olarak anlatırdı