Evvel zaman içinde, Bergama denilen şehrin bulunduğu yeşil ovanın bir köşesinde ulu bir ağaç varmış; bu ağaç çınar, söğüt, meşe, gürgen veya ıhlamur ağaçlarının hiç birine benzemezmiş; benzemez, çünkü hem çınar, hem de ıhlamur ağacıymış. İri gövdesinden fışkıran iki koca dal birbirine dolanır, düğüm olup kenetlendikten sonra, biri bir yana çınar yaprakları, öbürü öbür yana ıhlamur yaprakları salar, yayıldıkça yaydırmış. Her bahar dalları yeni özlerle beslenip şişen, yapraklarının yeşil kubbesi hışırtılı bir gölge ile toprağı serinleten bu eşi görülmedik ağacın bir masalı varmış. Bu masalı size anlatayım.
Bir varmış, bir yokmuş, Philemon ile Baukis adında bir karı koca varmış. İkisi de yaşlı, çok yaşlıymış. Bunca yıllık karı koca oldukları halde Philemon ile Baukis ilk evlendikleri günkü kadar sevişirlermiş. Gövdelerim ağırlaştıran, yüzlerini kırış kırış eden yaş gönüllerinin tazeliğini almamış, sevgilerinin ateşini söndürmemişti. Yoksul evceğizlerin de mutluluk hiç solmayan bir çiçek gibi açar, serpilirmiş. Gündüz Philemon tarlada, Baukis ocak başında çalışırlar, günlük ekmeklerini çıkarırlar, ufak varlıklarının hem efendileri, hem uşakları olup tek başlarına buyruk yaşarlarmış. Katı yürekli, para canlı adamlar çevrelerini sarmış. Ama Philemon ile Baukis komşularına aldırış etmezler, kendi ocaklarının cömert ateşinde ısınıp, sevgi ve mutlulukla dokurlarmış ömürlerini.
Günün birinde tanrılar tanrısı Zeus yüce Olympos dağından yeryüzüne inmeyi kurar. Oğlu kılavuz tanrı Hermes'e: «Gel şu Frigya ovasına gidelim de, ölümlü insanların nasıl yaşadıklarını bir görelim, der. Kesilen kurbanların dumanı çoktandır göğe yükselmiyor. İnsanlarda tanrı saygısı, sevgisi kalmadı mı yoksa?» Ayakları kanatlı tanrı Hermes bu yolculuğa dünden hazırdır. İki tanrı