Halid Ziya Uşaklıgil’in Ferdi ve Şürekâsı romanı, ilk sayfalarda iş hayatının detaylarıyla biraz ağır ilerlese de, ilerledikçe çok daha derin ve sarsıcı bir hikâyeye dönüşüyor. Başta sıradan bir çalışma hayatı anlatısı gibi görünen roman, aslında içinde acıklı bir aşk üçgenini, kaderin ve toplumsal baskının insan hayatını nasıl altüst ettiğini barındırıyor.
Ferdi; sevmediği halde zengin bir kızla evlenmek zorunda kalan, fakir bir genç. Hacer ise bu evliliğe büyük bir aşkla ve saf bir mutluluk umuduyla adım atan, fakat sonunda kendi trajedisini yaşayan bir kadın. Bir de Saniha var; Ferdi’yi gerçekten seven, ama onun daha iyi bir hayat yaşaması için ondan vazgeçen sessiz bir yürek…
Romanı okurken en çok dikkatimi çeken şey, hiçbir karakterin tam anlamıyla kötü ya da iyi olmamasıydı. Her biri kendi penceresinden bakınca haklıydı.
Ferdi sevgisiz bir evliliğe mahkûm edildiği için, Hacer aldatıldığını düşünerek cinnet noktasına geldiği için, Saniha ise sevdiği adamın fakirlik yüzünden mutsuz olmasını istemediği için…
Ama tüm bu “haklılıklar” bir araya geldiğinde, ortaya sadece acı ve yıkım çıkıyor.
Romanın sonunda kimse mutlu olamıyor: Hacer ölüyor, Ferdi aklını yitiriyor, Saniha ise olanları çaresizce izliyor.
Her karakterin haklı olduğu ama hiçbirinin kazanamadığı bir hikâye bu.
Başta yavaş ilerlese de, sonlara doğru insanı içine çeken, duygusal olarak etkileyen, düşündüren bir roman.
Ben kitabı başta biraz sıkıcı bulsam da, özellikle aşk ve trajedinin iç içe geçtiği bölümler beni gerçekten etkiledi.