Şah-ı Nakşibend şöyle anlattı: "Cezbelendiğim zamanın başlarında
bana, "Neden bu yola giriyorsun?" dediler. Ben de: "Dilediklerimin olması şartıyla giriyorum," dedim. Tekrar o ses: "Biz ne diler ve istersek o olur," dediler. Ben: "Ben buna dayanamam ve takat getiremem," dedim. Ondan sonra beni on beş gün kendi halime bıraktılar. Öyle bir hale geldim ki başımı taşlara vuracaktım. Son derece ahvalim kötüleşmişti. Umidimin kalmadığı bir anda yine o ses sahibi; "Tamam. Senin dediğin gibi olsun," dedi.
Şah-ı Nakşibend'in es "Makâmât-ı Nakşibendiyye" isimli eserinde bu kadarı yazılıdır. Bu rivayetin geri kalan kısmını Mevlâna Yakub-i Çerhî es şöyle açıklamıştır: "Tamam. Senin dediğin gibi olsun," hitabından sonra Şah-ı Nakşıbend « şöyle dedi: "Benim tuttuğum yol, maksuda erdiren yoldur."
Hakikat ehline göre insanların işledikleri ameller, cansız varlıkları bile etkiler. İbn Arabi bu konuda şöyle demiştir: "Kötü amellerin işlendiği bir yerde yapılan amel ile salih amellerin işlendiği bir yerde yapılan amel birbirinden kıymetçe farklılık arz eder. Bunun içindir ki Kâbe'de kılınan bir vakit namaz başka yerlerde kılınan yetmiş vakit namaza denk gelmektedir.
Bu yolun büyükleri,
"Cem, Onunki Onun... Seninki senin... Cem'ul Cen
ise "Onunki de senin..."buyurmuşlardır.
Mevlâna Celâleddîn Rûmi e șu beyitlerde cem'ul cem' mertebesini şöyle açıklar:
"Ey bilgin! Eğer biz cihanda neyiz der isen,Hiçbir şeyi olmayan "elif" gibisin sen."
Bunun dışında görev verilen kişinin akraba olup olmaması, zengin ya da fakir olması, ileri gelenlerden biri olup olmaması görev vermesinde tercihini belirleyen bir etken olmamıştır. Çünkü onun temel ölçütü görev verilecek Müslüman olmasa bile işin ehli olan bir kişiye görev kişinin o işe uygun, liyakat sahibi biri olmasıdır. Hatta vermekten çekinmemiştir. Nitekim Peygamberimiz (sas) hicret esnasında, müşrik olduğu hâlde güvenilir ve yolları iyi bilen Abdullah b. Uraykıt isimli birini rehber olarak tutmuştur.
İblisler ve Velid b. Muğîreler aynı kaynaktan beslenen süt kardeşler. Nasıl da birbirlerine benziyorlar. Nasıl da usulca "Hak"tan cayıyorlar. Nasıl da usulca "Sırat" tan kayıyorlar. Ve ne kadar da kolay kendilerini hidayette, "Ehl-i sünnet'i dalâlette sayıyorlar. Bundan sebep tam da kıyametin önünde kapkaranlık bir gecenin parçaları gibi fitnelerin/fitnekârların ümmetin üzerine çullandığı şu dar zamanda susmak kalpte bir maraz. Susan da şeytan-ı ahraz... Söyleyecek sözü olan ya şimdi sözünü esirgememeli ya da Basra harap olduktan sonra edebiyat parçalamamalı.