Baş karakterimiz ressam Johanna, Skogum Sanat Müzesi'nden bir retrospektif sergi teklifi alınca memleketi Norveç'e döner ve otuz yıldır konuşmadığı annesiyle yeniden temas kurmak ister. Ancak bunun kolay olmayacağını kısa sürede fark eder. Johanna, işleri zorlaştıranın kızkardeşi Ruth olduğunu düşünür, oysa mesele, temasın anne tarafından istenmemesidir.
Johanna'ya göre anne-çocuk ilişkisi, duygusal yakınlığın ötesinde insanın ilk eşitsizlik deneyimidir ve ikircimli bir şeydir. Bu ikircim, annenin hem somut bir kişi hem de bir mit olarak aynı anda var olmasından doğar. Gerçek anne ile anne miti arasındaki sınır geçirgendir, yaşanan deneyim miti çözümlemez, aksine karmaşıklaştırır. Ulaşılamayan anne, bir yoksunluk nesnesi midir yoksa yokluğu ilişkinin belirsizliğini mi görünür kılar? Johanna, annesinin kalbinde kendisine ayrılmış bir alan bulunduğu/bulunması gerektiği varsayımıyla hareket eder, bu umut üretmese de ilişkiyi askıda tutar, ta ki yanıldığını anlayana kadar: "Annemi bırakırken onu buzluğa kaldırdığımı, hazır olduğumda çözmenin benim elimde olduğunu hayal etmişim. Başaramadım."
Kendi annesiyle karşılıklılık ve açıklık içinde ilişki kuran okuyucu için bu hayal kırıklığı zor anlaşılır. Johanna ise korkunç gerçekle yüzleşir ve şöyle der: "Tüm umutları yitirmek, taşımakta zorlandığım boynuzumdan kurtulmak, ihtiyacım olanı kendim yaratmak
zorundaydım." (Boynuzumdan kurtulmak diyerek, Norveç'teki kütük evinin tek ziyaretçisi Kanada geyiğine gönderme yapar. Geyiğin, doğal döngünün bir parçası olarak boynuzunu bırakmasına ve huş korusunda delirmiş gibi ağaçlara çarpmasına şahit oldu, son kanlı kabuklar düştü ve boynuz sedef gibi parladı.)