Neden böyleyiz :)
Bir videoya denk gelmiştim. Anne kucağında bebeğiyle uyuyor yanlarında da babaları var. Çocuk aniden irkiliyor. Annenin uyanması ve çocuğunu kontrol etmesi saliselerle ölçülür. Baba da biraz sonra tepki veriyor. Hatta anne, çocuğun iyi olmasına rağmen hala endişe içindeyken, baba kalkıyor ve o sırada götünü kaşıyor. Herhalde anne ve baba arasındaki en temel fark bu. Kız çocuğu ve erkek çocuğu arasındaki farkı da kendi yaşadığım bir örnekle anlatayım. Bir keresinde kız yeğenimi “bir kere öpeyim mi” diyip öptüm. O da karşılık olarak “bende öpeyim dayı” dedi ve öptü. Aynısını erkek olana da uyguladım ve onu da öptüm. Onun bana tepkisi ise “dayı bir kere boğazını sıkabilir miyim” oldu. Bu da böyle bir anımdır 😃
Yetmiş kilo derdim var Anne bana simit al Neden burda değilsin,rahat bir yerdemisin? Yetmiş kilo derdim var Baba bana kavun al Kavunu da hiç sevmem Sen bunu bilir misin?
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Kırk haramiler mi ? Robin hood mu ?
Bölüm 1 Otobüsün içi bir fırın; ter ve egzoz dumanı birbirine karışmış, herkes bir yerlere tutunmaya çalışıyor. Kartımı cihazın üzerine uzatıyorum: "Yetersiz bakiye." Makinenin o soğuk, mekanik sesi içimi cız ettiriyor. Arkamdaki adam sabırsızca homurdanıyor, sanki dünyanın merkezi onun varması gereken yer. Kulaklıklarımda bambaşka bir dünya dönüyor; Ali Baba ve Kırk Haramiler çalıyor, neden bu şarkı zihnimde yankılanıyor hiçbir fikrim yok, sanki bu sıkışık otobüsün arka plan müziği gibi her şeyi daha da absürtleştiriyor. Bölüm 2 Tam o sırada, arka koltuktan bir bebeğin tiz, keskin ağlama sesi her şeyi bastırıyor. Yanımda ayakta duran yaşlı amca, nasırlı elleriyle tutunduğu demirden hafifçe bana doğru dönüyor; "Neredensin sen?" diye soruyor. Soru, otobüsün o boğucu havasından daha ağır, daha katmanlı. Ben kimim ki? Arka koltukta oturup herkesi izleyen, hayatın tüm o "bakiye yetersizliği" uyarılarına rağmen bir sonraki durağı bekleyen o yolcu muyum? Zihnimin tam ortasına o şarjlı soru düşüyor: Robin Hood bir kahraman mıydı gerçekten? Ali Baba ve Kırk Haramiler çalarken, asıl soruyu kendime soruyorum: Ganimetleri haramiler mi alırdı, yoksa Robin Hood mu? Belki de bu otobüsün içinde, kimin kimi "aldığı" bile belli olmayan bir kaostayız. Kapanış 🤝 Otobüs ani bir sarsıntıyla kalkıyor, herkes bir o yana bir bu yana savruluyor. Kulaklıktaki melodi devam ediyor, amca hâlâ cevap bekler gibi bakıyor, bebek ağlıyor. Eve gidiyorum; hayatın tüm bu küçük kaoslarının, yetersiz bakiyelerin ve beklenmedik soruların içinde, kendi rotamı mı çiziyorum yoksa sadece durakları mı sayıyorum? (Bu otobüsün havası gerçekten çok ağır, ama zihnimdeki o şarkı ve Robin Hood ikilemi sanki her şeyi daha da içinden çıkılmaz bir hale getiriyor.)
Duygu ve Düşünce
Bütün evlerin en mükemmel hatasıdır "baba"
Sonra madem insan kal adında bir beladır insan dalgın bir belgedir kendisiyle hayat arasında neden eve dönmekten ibarettir hayat neden bazen simsiyah bir doğruyla denilir devletin en iyi fikridir kış bütün evlerin en mükemmel hatasıdır baba... Seyyidhan Kömürcü
Şiir
Funda'dan...
Boşanmak, sadece iki insanın yollarını ayırması, bir imzanın hükmünü yitirmesi değildir bazen. Hele ki ortada bir çocuk varsa, o imza atılırken kurulan bağ, mahkeme salonlarında tek celsede kopup gitmez. Çünkü evlilik birliği sona erebilir ama anne ve babalık, altına bir kez imza atıldıktan sonra fesh edilemeyen "ölümsüz bir akrabalıktır." ​İşte tam da bu yüzden, o çok sevdiğim tanımımla söylemek gerekirse: Çocuk varsa, anne ile baba arasında artık ömür boyu sürecek bir "hayat hukuku" başlar. ​Sosyal medyada karşıma çıkan bir paylaşım tam da bu yaraya parmak basıyordu: Eski eşinin doğum gününde çocuklarıyla ona çiçek gönderen bir babanın hikayesi... Çevresindekiler "Neden hala hediye gönderiyorsun?" diye şaşırırken, o babanın verdiği cevap aslında hepimize bir insanlık, bir ebeveynlik dersi: "İleride kocaman birer adam olacak iki çocuğum var. Annelerine nasıl davranırsam, onlar da ileride eşlerine nasıl davranmaları gerektiğini öğrenecekler." ​Ne kadar doğru, değil mi? ​Toplum olarak boşanmayı hep bir "savaş", eski eşi ise "düşman" gibi görmeye o kadar kodlanmışız ki, medeni kalanları, çocuğunun geleceği için ortak bir paydada buluşanları hayretle izliyoruz. Oysa asıl hayret edilmesi gereken, bir zamanlar hayatı paylaştığın, çocuğunun diğer yarısı olan insana boşanma sonrasında nefret beslemektir. ​Boşanmış bir anne olarak her zaman şuna inandım: Bizlerin evlilik birliği bozulmuş olabilir, ama o çocuğun gözünde biz hala bir aileyiz. Aynı çatı altında uyumuyor oluşumuz, bir çocuğun hayatındaki güven kalesini yıkmamıza mazeret olamaz. Ayda bir kez de olsa bir araya gelip aynı masada yemek yiyebilmek, çocuğa "Biz senin için hala buradayız" diyebilmek, ona verilecek en büyük mirastır. ​Çocuklar bizim söylediklerimizi değil, ayak izlerimizi takip ederler. Biz birbirimizin
Biraz önce bir film izledim. İsmi Atlıkarınca. Biz ne kadar şükretsek az. Ne güzel; evde, aile içinde, güvenle büyüdük. Ama bunu yaşayan binlerce çocuk var. “Doğru baba seçmek çok önemli” diye düşünürken eski bir anı gözümde bütün gürültüsüyle canlandı. Sanırım 2020 civarıydı, Covid döneminde hastaneden taburcu olmuştuk. sevgilimle 1 ay pencereden görüşmüşüz çok özlemişiz. 2 yaşında bir kız yeğenim var. Sevgilimi çok seviyordu. “Bulağ, Bulağ” diye peşinden koşuyor, onu görmek için can atıyordu. Bu arada ailelerimiz yoğun bakım sürecinden önce tanışmıştı zaten biz ailece o geceden sonra pozitif olmuştuk. Sevgilim, müstakbel eşim Bulağ taburculuktan sonra ilk fırsatta bir akşam beni görmeye geldi. Hava erken kararıyordu. Yeğenim de onu görmek için ağladığından onu da aşağı indirdim. Arabada geçti hadise.. Kucağına aldı, biraz sevdi. Sonra birlikte markete gittiler. Kaju çok sevdiği için onu sık sık markete götürürdü. “Kaju nerede kızım?” der, benim küçük bebeğim de tarif ederdi. Gidip alırlardı. Neyse, marketten geldiler. Hem kaju yiyorlar hem oynuyorlardı. Bir ara sevgilim beni koklamaya arada yanağımı boynumu öpmeye başladı. Fakat yüzü çok ısındı, dudakları belirgin şekilde sıcacık oldu. Bu sırada bebek de onun kucağında, küçük ayaklarıyla üzerinde geziniyor, zıplıyordu. Sevgilimin, çocuk kucağındayken artan vücut ısısı ve gözlerini kısması beni şüpheye düşürdü. Elimle sertleşip sertleşmediğini kontrol etmek istedim. Aniden elimi tuttu ve itti. Telefonun ışığını açtım. “Bakacağım” dedim. “Ne demek istiyorsun?” diye agresifleşti. Ama ne kadar karşı çıkabilirdi? Işığı açmıştım. Yüzü alı al, moru mor olmuştu. Parmağımın ucuyla dokundum; taş gibiydi. Bebeği apar topar kucağından aldım. Panikle, “Saçmalama, ben öyle biri miyim? Seni özledim, kokunu alınca oldu”