Geçmiş
Babası bir deniz tanrısına âşık olmuştu. Tanrı'nın adı Osidisen'di ve ebeveynleri, Kissen ve ağabeylerini tanrının onlara gösterdiği ilginin şerefine isimlendirmişti: Tidean "gelgit üstünde," Lunsen "sudaki ay," Mellsenro "yuvarlanan taşlar" ve Kissenna da "denizin aşkından doğan" anlamına geliyordu. Osidisen ağlarını balıklarla doldurup çocuklarına, ne zaman fırtınanın içine dalmaları, ne zaman ondan sakınmaları gerektiğini öğretti ve her gün avlarıyla birlikte eve sağ salim dönmelerini sağladı. Kissen ve ailesi, denizin onlara verdikleriyle büyüdü. Gelgelelim deniz tanrısı Talicia topraklarına şans getirmedi. Sonunda da tepelerdeki köylerde yaşayanlar Ateş Tanrısı Hseth ve onun zenginlik vaatlerine kandı. Herkes ateşi sevenlerin servetinin peşindeydi. Talicialılar, Hseth adına teknelerini yakıp silahlar yapmak, pirinci ısıtmak ve çınlaması falezden dağ sınırına dek duyulan büyük çanlar dövmek için ormanlarındaki ağaçları kestiler. Osidisen'in suları boşaltıldı ve toprağın üzerinden dumanlar yükseldi. Çok geçmeden daha başka, daha karanlık şiddet öyküleri şehirlerden köylere yayılır oldu: Ateş tanrısı adına kurbanlar veriliyor, avlara çıkılıyor ve istenmeyen kişiler temizleniyor, onu memnun etmek için düşmanlar ve köklü aileler ateşe veriliyordu. Bir gece, Mellsenro'nun parmaklarına mürekkeple isminin yazıldığı on ikinci yaş gününden sonraki gece, on bir yaşındaki Kissen tuhaf bir şekilde yoğun ve tatlı kokan bir dumanla uyandı. Duman boğazını yakıyordu. Kissen kendine geldi ve ağızlarına kumaşlar örtülü, yüzleri kömür tozuyla sıvanmış ve saçlarında küçük lambalar gibi parlayan çanlar olan adamlar tarafından taşındığını fark etti. Kissen'ın kolu bacağı kıpırdamıyordu ve göğsü, rüya âleminden çıkamamış gibi ağırdı. O tatlı dumanı tanımıştı: Bu, sless tohumlarının
Sayfa 17·Kitabı okuyor
Benim hakkım değil miydi sevgi dolu bir anne babanın yanında büyümek? Beni neden o kadar geç doğurdun? Zaten babasız kalmıştım, beni neden annesiz bıraktın?
Alıntı
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Uzunca bir hidayet öyküsü…
Eşim ilk evladımızı doğurduğunda daha 30’uma gelmemiştim. Hala o geceyi hatırlarım. Bütün geceyi arkadaşlarımla geçirmiştim. O gece, gereksiz konuşmaların olduğu ve arkadaşlarımı güldürmek için çeşitli saçmalıklar yapıyordum. O zamanlar diğer insnaları etkileme ve güldürme gibi ilginç bir yeteneğe sahiptim. Taklit edeceğim insnanın sesine uygun olarak sesimi değiştirebiliyordum. Kimse benim alaylarımdan kaçamazdı, arkadaşlarımla bile alay ederdim. Sonra bazı insanlar zamanla dilimden kurtulmak için benden uzaklaşmaya başladılar. Tam o gece pazarda dilenen kör bir adamla dalga geçmiştiğimi hatırlarım. Daha da kötüsü ona çelme takarak düşürdüm ve o kör adam ne söylediğini bilmeyerek kafasını sağa sola döndürmeye başladı. Her zaman ki gibi evime geç saatte döndüm ve karım beni bekliyordu. Eşim korkunç bir durumdaydı ve titrek bir sesle “Raşid… Neredeydin ?” diye sordu. “Marsta olacak halim yok ya, arkadaşlarla beraberdim” diye cevapladım. Oldukça hassas durumda olduğu belli olan ve göz yaşlarını zor tutan eşim; “Raşid, çok fazla yorulmaya başladım ve sanırım evladımız yakında doğacak.” dedi ve sükunet içinde bir gözyaşı yanaklarından süzüldü. O an eşimi ihmal ettiğimi hissettim. Bu zamanlarda dışarılarda gezmek yerine onun yanında olmalıydım çünkü eşim hamileliğinin dokuzuncu ayını doldurmak üzereydi. Sonra eşimin sancıları başladı ve hiç zaman kaybetmeden onu hastaneye götürdüm. Hemen eşimi doğum odasına aldırlar ve uzun süre acı işçinde o odanın içinde kaldı. Ben dışarıda onun doğum yapmasını bekledim fakat doğum zordu yine de sızana kadar bekledim. En sonunda hastaneye telefon numaramı bırakarak eve gittim iyi haberleri bana söylemelerini istedim. Aradan biraz süre geçtikten sonra hastane çalışanları bana Salim’in doğumunu müjdelediler. Hastaneye geri döndüm ve
️”Neden utanan şiddeti uygulayan değil de şiddete uğrayandır?” ️”Sanki tüm dünya yüzyıllarca kadına şiddet uygulamak için bahaneler aramış gibi.”
Alıntı
Ancak geçen yaz, Past All Dishonor kitabımı yayıncıya göndermeden önce onaylaması gereken çeşitli uzmanların elindeyken ve benim de tırnaklarımı kemirmekten başka yapacak bir şeyimin olmadığı o arada, The Butterfly’ı (Kelebek) bir arkadaşıma anlattım; dinledi, bir süre düşündü, sonra bana tuhaf bir şekilde bakıp şöyle dedi: "Ensest hakkında neden hiç yazılmadığını, ya da neredeyse hiç yazılmadığını şimdi anlıyorum." "Nedeni neymiş?" "Çünkü o aslında var; gerçekte çok sık olmasa da ruhsal olarak var. Babalar kızlarına aşıktır. Tıpkı Serenade’de söylediğin gibi; ne kadar maskülen olduğunu hayal ederse etsin, her erkeğin içinde yüzde beş oranında bir homoseksüellik bulunması gibidir. Ama bir baba aynı zamanda bir yazarsa ve ensest hakkında bir hikaye pişirirse, o kadar ikna edici olmaktan ölümüne korkar; çünkü tüm arkadaşlarının gerçeği çakozlayacağını düşünür. Sen ise, neyse ki hiç çocuğun yok ve kişisel olarak bu kitaptan vazgeçmekle aptallık ettiğini düşünüyorum."
YAVUZ’UN DOĞU İLE DERDİ NE İDİ?
Selim Han’ın Mısır seferi bazı tarihçiler ve ilahiyat hocalarınca tenkide tâbi tutulmaktadır. “Küffarla cihad dururken neden bir İslam memleketine veya halifelik merkezine saldırdı?” denilmektedir. Hatta, “Ataları gibi Batı’ya yönelik ilerlemeye devam etseydi İslam coğrafyasının sınırlarının Fransa’ya, Manş Denizi’ne ulaşması işten bile olmayacaktı.” Ne dersiniz? Bir evin her yöne açılan farklı pencereleri vardır. Hangisinden baksanız farklı manzaralarla karşılaşırsınız. Ancak hepsi birer parça olmaktan öte gidemez. Tarihe de salt bir pencere açamazsınız. Bırakın doğru bir değerlendirme yapmayı gülünç durumlara düşebilirsiniz. Mesela İran’a neden savaş açtın diyerek tenkide tâbi tutmak Osmanlı ülkesi parçalansın, İran’ın tahakkümü altına girsin ve Sünni inancı yok olsun demekle eşdeğerdir. Şimdi bu sözlerimi okuyanlar “Ne alaka, neden öyle olsun ki?” diyeceklerdir. İşte bu söylem ya tarihi bilmemek yahut da Osmanlı düşmanlığı saikiyle hadiseye tek cepheden bakmaktır. Zira, “Selim Han durup dururken neden İran üzerine yürüdü ki?” demek, Osmanlı’ya yönelen büyük tehdidi görmemektir. 1502 yılından itibaren Safevi Devleti’nin kurulmasıyla birlikte Anadolu’da başlayan hareketlenmeyi anlamamaktır. Şah İsmail’in Akkoyunlu Devleti’ne neden son verdiğini bilmemektir. Yezd’de, Kazvin’de, Bağdat’ta, Dulkadıroğulları ve Özbek ülkelerinde yaptığı katliamlara seyirci kalmaktır. Nihayet 1510 yılından itibaren Anadolu’yu kana ve ateşe boğan Şahkulu Baba Tekeli ve Nur Ali Halife isyanlarına kulak tıkamaktır. Selim Han’ın bu büyük fitne ve tehlikeyi ortadan kaldırmadan girişeceği batı seferinde evet bazılarının iddia ettiği gibi Osmanlıların Manş Denizi’ne kadar değil hatta Portekiz’de Okyanus’a varacağını da iddia edebilirsiniz. Varırdı, varamazdı orasını bilemem. Ancak şunu çok
TİMAŞ·Kitabı okudu
Tarih