• Kağıt yanar, bir kül yaprağı olur. Değişmiştir. Artık geçmiş ola. Bir daha eski haline dönmez. Ben de bir kere değiştim. Artık geçmiş ola!
  • Zaman hiç bir şeyi düzeltmez sadece üzerini örter, sakladığın acılar bir gün mutlaka ortaya çıkar. Herkes zamanı geri alabilmek ister. Kimi eski güzel günleri tekrar yaşayabilmek için, kimi yaptığı yanlışları düzeltebilmek için, kimi ise sadece yaşadığını hissedebilmek için ister bunu.

    Gelecekten korkanlarsa zamanı durdurmak ister, her şey o kadar iyidir ki bunun bozulmaması için çaba gösterirler. Ama kimse şu anın değerini bilenenler kadar mutlu değildir, geçmiş de gelecek de onlarladır.

    Bazılarıysa zamanın ta kendisi gibidir ve her insan zamanın dünya üzerinde bıraktığı birer yara izidir...
  • Peygamber deyince ilk aklınıza gelen nedir? Sakal bırakmak, sarık sarmak, cübbe giymek, oturarak yemek yemek, misvak kullanmak ya da namazın sünnetleri, Öyle değil mi?
    Biz peygamberin sakal-ı şerifini, hırka-i saadetini, şemail-i şerifini öne çıkardık. Yeryüzünü, gökyüzünü mucizât-ı ahmediyye ile doldurduk. Lakin onun risaletini, getirdiği ölümsüz ilkeleri göz ardı ettik. İnsanlar hırkasını ziyaret için birbirlerini çiğniyor. Lakin onun Kur’an’ı uygulama metoduna, sünnet-i seniyyesine, sırtlarını dönüyorlar. Hz. Aişe annemize iftira atan, sonrada öldükten sonra peygamberin gömleği ile kefenlenmeyi tavsiye eden Abdullah b. Ubeyy’e halimiz ne kadar da benziyor. İslamı bin bir hurafe ve iftira ile dolduruyoruz, sonra da onun sakalını öperek paçayı kurtarmaya çalışıyoruz.

    Oysa O peygamber olmadan önce de sakallıydı. Kıyafetlerinin Ebu Cehil’in, Ebu Süfyan’ın kinden pek bir farkı yoktu. O, Allah şekillerinize bakmaz, amellerinize, kalbinize bakar diyordu. O temiz ve güzel giyinmeyi severdi. Temizlik imandan gelir derdi. Yeni bir elbise giydiğinde sevinir ve şükrederdi. Güzel kokular, parfümler kullanırdı. Misafiri geldiğinde en güzel elbisesini giyerdi.

    O misvak kullanmayı değil, dişleri temizlemeyi emrederdi. Bugün herkesin ortasında sünnet gerekçesiyle kocaman bir sopa parçasıyla dişlerini ovan birini görse kesinlikle men ederdi. O bugün burada olsaydı, en kaliteli elektrikli fırçayı ve macunu kullanırdı. Herhalde lokantada üç parmakla, kaşık, bıçak kullanmadan yere bağdaş kurup, oturarak yemek yemezdi. Yolculuk yapacağı zaman getirin devemi, merkebimi demezdi. Onu anlamak için insanları asr-ı saadet’e götüremezsiniz. Ya ne yaparsınız? Onu bu çağa taşırsınız.

    Onun sünneti; güzel ahlaktır. O en güzel ahlaka, yaradılışa sahip bir insandır. Güzel ahlak ibadetlerinizdeki eksikliği tamamlar, lakin fazla ibadet ahlak eksikliğinizi tamamlamaz derdi.

    Onun sünneti; doğruluktur. O daha Rasulullah olmadan emin olmuştu. O peygamber olmadan öncede ahlakıyla Müslüman dı. Ona düşmanları da Muhammed’ül-Emin diye hitap ederdi.

    Onun sünneti; sevgi ve merhamettir. İnsanlara merhamet etmeyene Allah’ta merhamet etmez derdi. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız derdi.

    Onun sünneti; aile ve çocuk sevgisidir. Sizin en hayırlınız ailesine en iyi davranandır derdi. Çocuk kokusu cennet kokusudur derdi.

    Onun sünneti; Tabiat sevgisidir, Kimin elinde bir fidan varsa, kıyamet bile kopuyor olsa onu eksin derdi. Taif’i fethettiğinde ağaçların kesilmemesini, yeşilliğin korunmasını Taiflilerle yaptığı antlaşma maddeleri içine koyduracak kadar çevreciydi. O, tüm yeryüzü ümmetime mescit kılındı buyurarak, her yerin bir mabet kadar temiz tutulmasını istemişti.

    Onun sünneti; hayvan sevgisidir; siz yeryüzündeki canlılara merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsin derdi. Devesine ağır yük yükleyene, ona yüklediğinden daha fazlasını günah olarak sen yükleniyorsun demişti.

    Onun sünneti; insanlarla iyi geçinmek, onlara yardım etmektir. O komşusu aç iken, tok yatan bizden değildir derdi. Komşusu kendisinden emin olmayan kimse mümin olamaz derdi.

    Onun sünneti; Çalışmaktır, üretmektir, kazanıp, dağıtmaktır. İki günü eşit olan aldanmıştır, çalışan ele cehennem ateşi değmez derdi. Tembelliği, miskinliği günah sayardı.

    Onun sünneti; tevazudur, alçak gönüllülüktür. Ben sizin kralınız değil, sizden biri ve kuru ekmek yiyen bir kadının çocuğuyum derdi. O insanlara sultanlar gibi kullarım dememiş, Şeyhler gibi müritlerim diye seslenmemiştir. O yanındakilere ashabım, dostlarım derdi.

    Onun sünneti; kimseye yük olmamaktır, kendi işini kendi görmektir. Öyle ki, onun bir defasında insanlardan biat alırken şöyle biat aldığını görüyoruz. Kimse kimseye yük olmasın. Hatta devesinin üzerinde iken düşen kamçısını bile arkadaşından, alıp vermesini istemesin. Kendisi inip alsın. Bilirsiniz o mübarek hayvan ne kadar zor çöker ve ne törenlerle ayağa kalkar değil mi? Onun arkadaşları bir yolculuk esnasında, birisi ben koçu keseyim, diğeri de ben yüzeyim demişti. O da ben güzel ateş yakarım deyip, çalı çırpı toplamaya başlamıştı.

    Onun sünneti içinde yaşadığı Arap toplumunun adetleri, gelenekleri değildir. Onun sünneti hayatın değişmez evrensel ilkeleridir.

    Bugün peygamber deyince aklınıza ilk gelen şey nedir? Onun mucizelerimidir? Kafasının üzerinde daima bir bulut dolaşırmış, taşa bassa izi çıkar, kuma bassa çıkmazmış. Önünü gördüğü gibi arkasını görürmüş. Ellerinden sular fışkırırmış, bir eliyle şak diye ayı ikiye ayırırmış. Gölgesi yere asla düşmezmiş, zira o sırf nurdan imiş. Kafanızdaki peygamber imajı bu değil mi?

    Gerçekten sonrakiler onu övelim derken göğe çıkarmışlar. Kimisi Arş-ı Ala’nın sağ tarafına, Makam-ı Mahmud’a oturtmuş, kimisi mezarında sağ ve diridir demiş. Kimisi kâinat onun yüzü suyu hürmetine yaratıldı hatta ondan yaratıldı demiştir. Kimisi Allah’ı ona âşık etmiş. Kimisi de onun ruhaniyeti her yerde hazır ve nazırdır demiş. Demiş de demişler.

    O model insan, örnek şahsiyet, bir ölümlü beşer olan peygamber buhar olup uçmuş, bin bir mucize sarmalında kaybolup gitmiştir. Yahudiler peygamberlerine su-i kast düzenleyip öldürmüşler, Hıristiyanlar ise överken İsa’yı tanrılaştırmış ve Dallin’den, sapıklardan olmuşlardı. Maalesef ümmet te Peygamberlerini ilahlaştırma yolunda epey mesafe almıştır.

    Bugün onun ‘tatlı bir anı gibi’ yâd edilmeye değil, anlaşılmaya ihtiyacı var!

    Bugün onun övülmeye değil, örnek alınmaya ihtiyacı var!

    Ne zaman biz onu dosdoğru anlayabileceğiz? Onu ne zaman efsanelerden kurtarıp, hayata geri getireceğiz? Sevgili eşi Aişe annemizle yarışan, koşu yapan, sahabesiyle şakalaşan, güler yüzlü, tatlı dilli peygamberi hayatımıza sokacağız?

    Ne zaman bulutlardan yere indirip, peşi sıra gideceğiz? Biz onunla Kuran’ı öğrendik. Kuran’daki Muhammed’i ne zaman öğreneceğiz? Açın onun getirdiği kitabı! Mucizesinden bahseden kaç tane ayet göreceksiniz? Hıristiyanların ‘Kurtarıcı Mesih’ inancı aynen bizlere de geçmiş. Ümmetin kurtuluşu onun şefaatine bağlanmış. O Vesilet’ün-Necat yapılmış. Hâlbuki onun getirdiği son kitap; “Şefaat bütünüyle Allah’ındır” der. Biz ne zaman onunla, sünnetiyle kitabını birleştireceğiz?

    Onu doğru anlamadan getirdiği dini nasıl doğru anlayacağız? Eğer anladıysak neden ümmet bugün zillet ve meskenet içinde, geri kalmışlığın, cehaletin, tefrikanın girdabında boğuluyor? Elli küsur İslam ülkesinin gayr-i safi milli hâsılası neden bir Almanya, bir Japonya etmiyor? Emin olan o peygamberin ümmeti neden bir banka müessesi kadar emin, güvenilir değil, sözüne sadık değil?

    O ben gaybı bilmem, kendime bile fayda ve zarar veremem der. Allah O nebiyi, o nebinin davasını tam bir teslimiyetle destekleyin der bizlere, Biz ise ‘Allahümme salli /Allahım sen destekle’ deriz. Peygamberi desteklemek salâvat okumakla değil, onun getirdiği risalete, tevhide, ölümsüz Kuran prensiplerine sarılmakla olur. Onu çok sevmek ona ibadet etmekle gösterilmez. Tam aksine ona ibadet etmemekle gösterilir. Yalnızca Allah’a ibadet etmekle onu, davasını yani tevhidi desteklemiş, yüceltmiş oluruz.

    Nasıl bugün onun mezarını Müslümanlardan bir tabur asker koruyorsa, maalesef bugün Peygamberi Müslümanların peygamber telakkilerinden, tasavvurlarından korumak zorunda kalıyoruz.
  • Ve nihayet ölüm, bize nasıl yaşamamız gerektiğini bıkmadan her gün hatırlatır. Istırap insanı için zafer, seferin ta kendisidir. Hayat yolda olmak demektir, o kadar ki, geçmiş bile yerinde durmaz, bugüne ve bugünden hareketlenir.
  • Bakınız !
    İlk düşünce, hiçbir zaman yanılmayan ilahi doğru düşüncedir.
    Masumiyet ve geçerlilik ilk düşünceye ait olduğu gibi kader ve kaza onda ortaya çıkar.
    Aynı şey, ilk bakış, ilk duyuş, ilk hareket için geçerlidir.
    İlk olan ‘ zecr ‘ ilmini kazandıran bilgidir.
    Bu bilgiler hiçbir zaman yanılmayacağı gibi doğruluk onların yanılmaz özelliğidir.
    Demek ki ilk olanlar öne geçmiş hakikatlerdir. İlk düşünceden sonra gelen herşey, ilkin izini takip ederek gelmiş iç konuşmasıdır.
    Hazırlık ve ön değerlendirme ilk düşünceye aittir.
    İlk düşünce sonraya ulaşma coşkusu verir. Kavrayış ve derin zeka, sırlara erene kadar ilk ve açık durumdan ayrılmaz.
    Batın, Zahirin verdiği bilginin izinden gider. Bu sebeble zahiri bilmeyen batını bilmez zira zahir batının delilidir. Önce geleni öğrenmede ihmalkar davranan kişi sonu öğrenmede daha ihmalkardır, çünkü birinci düşünceyi öğrenme arzusu sonrakini meydana getirir.

    Varlık bilgileri,
  • "Kendi kendisiyle ne konuşur ki insan?" dedim. "Üstelik de bunca kalabalıkta? "
  • Şaman, daha önce başından önemli bir sakatlanma veya hastalık geçmiş ve bundan alışılmadık bir şekilde kurtulmuş kişidir. Yani en az bir kere ruhların arasına karışmış ve geri dönmüştür.