• 252 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    İncelemeye girişmeden önce; İskender Pala ile henüz tanışmayanlar için kesinlikle "Şah Sultan, Efsane, Od" romanlarını okumalarını tavsiye ediyorum.

    Yerli ve günümüz yazarlarımızdan en çok sevdiğim yazarların baş tacı İskender Pala... Aşkı güzel söyler, Türkçemizi güzel kullanır ve tarihimizi de güzel anlatır. En güzeli ise bunların hepsini bir kitapta çok güzel bir kurguyla bizlere yansıtır. Romanlarında ki kahramanları çok kuvvetli, betimlemeleri çok derindir. Okuduğum en özgün yazarların yine baş tacıdır kendisi. Bana bir roman verin, İskender Pala'nın olup olmadığını 5-10 sayfada söyleyebilirim. Yanisi, kitaplarında net kendi imzasını taşıyor.

    Yazarın her bir romanı; tarihimizin bir parçasını barındırır. Mesela "Od" kitabında Yunus Emre'yi, "Şah Sultan" kitabında Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail'i, "Efsane" kitabında Barbaros Hayrettin Paşa'yı anlatır. Tarihi gerçekleri hayal gücüyle bu kadar güzel harmanlayıp bizlere, tarih ve edebiyat kokan romanlar bırakmak her yazarın yapabileceği bir şey değil. Daha net olmak gerekirse; Yaşanmış ve tarihe geçmiş olayları hayal gücüyle birleştirip, bu kadar zengin roman yazmak demek, İskender Pala demek.

    İskender Pala'nın "Divan edebiyatı araştırmacısı ve uzmanı" olması sonucunda dili, türüne göre ağır olabiliyor. Mesela bu romanında en basit, sade dilini gördüm fakat bazı kitaplarında beni zorlayacak kadar ağır bir üslubu var.(Kitab-ı Aşk, Katre-i Mathem)
    Şunu farkettim ki; romanlarında, araştırma-edebiyat kitaplarına kıyasla dili çok daha sade. Sözü getireceğim yer ise; İskender Pala'nın romanlarını okumadan dili hakkında karar vermeyin. Diğer türlerini bende okuyamıyorum zaten.

    Kitaba yürüyecek olursak; Malzemesi Göbeklitepe olan roman, yine buram buram tarih kokmuş. Kurgu konusunda diğer romanlarına göre biraz daha sade kalmasına karşın çok güzel bir eser bırakmış yine bizlere. Kurgunun geride kalmasını kitabın eksik yönü olarak görmüyorum çünkü yazar insanlık tarihi adına çok önemli bir zaman dilimini anlatmış. Yazarın sunuş kısmında bahsettiği gibi; o zamanlar hakkında, elimizde çok bilgi mevcut değil ve insanlar henüz ilkel yaşıyorlar. Dolayısıyla elde olan bilgilerle bu kadar olabiliyormuş.

    Çok önemli bir zaman dilimi demişken, biraz açmak istiyorum bu konuyu. Hikaye avcı-toplayıcı ve çiftçiliğe başlama döneminde geçiyor. İnsanlığın çiftçiliğe geçmesi çok büyük bir buluştur. Çiftçilik sayesinde sömürge, yerleşik hayat, toprak sahiplenme, hayvanları evcilleştirme, topluluk oluşturma gibi sonuçlar elde edilmiştir. Yani bütün zamanını avlanıp karın doyurarak geçiren ilkel insanlar; çiftçilik sayesinde yiyecek stoğuna kavuşmuş ve günleri av peşinde koşmaktan kurtulmuş, kendilerine zamanları kalmıştır. Bu boş zamanlarında da insan olmayı öğrenmiş, gelişmeye başlamışlardır. Neticesinde yeni icatlar, yeni buluşlar beraberinde gelmiş, yönetim sistemi başlamıştır. Ve hâliyle herkes aynı anda çiftçiliğe geçmemiştir. Hâlâ avcı-toplayıcı olarak yaşamını sürdürenler, çiftçilerden geri kalıp onların sömürgelerine uğramışlardır. Bu konuyu daha da uzatmak istemiyorum. "Tüfek Mikrop ve Çelik" kitabını okuyanlar bu konuda çok şey kazanmış olur. İncelemesini yapmıştım buradan bakabilirler.
    #62883318

    Neticesinde kitap, insanlık tarihi ve inanış adına önemli bir zamanı ve yeri(göbeklitepe) anlatıyor. Tabi bir de aşkı...

    İskender Pala; bu kadar sınırlı bilgiyle, sınırlarını zorlayan bir roman sunmuş bizlere.
    Okurken öğreten ve anlatan kitaplardan.

    Kesinlikle okunası bir kitap.


    Saygılarımla...
  • Masandan kalkma ve dinle. Hatta dinleme,
    yalnızca bekle. Hatta bekleme bile, tamamen
    sessiz ve yalnız ol. Dünya, maskesini düşüresin diye, gelip kendini sunacaktır sana, başka türlü
    olamaz; kendinden geçmiş bir halde kıvranacaktır önünde.
    Franz Kafka
  • 168 syf.
    Hala kişisel gelişim kitapları okuyor musunuz?
    Bir kitabın insanı değiştireceğine inanıyor musunuz?

    Şimdi ilk sorunun cevabı muhtemelen evet, ikinci sorunun cevabı da açık yüreklilikle hatta içten gelen koca bir evet.

    Niye okuyorsunuz? Bu tür kitaplar insanı nasıl değiştirebilir ya da ne sunabilir. Hiçbir şey! 'Yahu kardeşim zaten okuma oranının az olduğu bir ülkede insanların ne okuduğuna karışmayın bari!' Yahu okumak nedir önce orada bir anlaşalım. Bu soruyu sesli bir şekilde soralım kendimize. Bir kitap seni kaldırıp yerden yere vurmuyorsa, içine şüphe tohumu ekmiyorsa, yerine koyduğunda sana acı vermiyorsa, ya da yarınına etki etmiyorsa, düşünce dünyana etkisel tepkimeler sağlamıyorsa ne diye kitap okursun? Sal gitsin!

    Her insan istediğini yapmakta özgür. Tabii bir yere kadar. Bir yazar oturur 'e' harfini kullanmadan kitap yazar, bir insan istediği kitabı okur. Burada bir farkındalık yaratma peşindeyim. Ne için? Çünkü harika bir kitap okudum. İçimde yukarıda saydığım maddelerden birkaçını salgılayabildim. Sizi de severim, aynı muhitin çocuklarıyız, salgılanmaya muhtaç olduğumuz şey kitapların damarlarında gezen bilgidir.

    Bir insan nasıl değişebilir?
    *Şehre bir yabancı gelir,
    *Dost Kitapevi'ne gidilir,
    *Kitapyurduna girip sipariş verir,
    *Bin nasihattan değerli bir müsibeti olur,
    *Hayal kurar
    *Sever

    İnsan kişisel olarak gelişmez, insan önce değişir, sonra değiştikçe gelişir. Hiçbir gelişim yoktur ki aynılıkla mümkün olsun. Her gelişimin ruhunda bir değişim vardır. Vücudunda gezen kan bile sirkülasyona uğramadığı müddetçe seni zehirler. Değişim, insanın makyajıdır. Ancak kalıcı olması ve kendi kendine bir standardı olması gereken bir makyaj. Yüzünü yıkadığında çıkardığın bir maske değil. Atalet denilen lanetin yenilmesi gerek dostum. Hem de şimdi. ''Ama kardeşim CORONA var.'' Olsun, dün de domuz gribi vardı, SARS vardı, kolera vardı. Bunlar gelip geçer, ancak kalıcı olan içinde gezen hareketsizlik virüsüdür. Öldürmez ama yaşattığı da söylenemez. Tüm değişimlere karşı bağışıklık kazanmış gibiyiz. Yalnızca tembellik hakkımız var. Ona karşı derin bir sahiplenme duygusu içindeyiz.

    ''Peki kardeşim ne yapabilirim? lafı uzatma!'' Haklısın, lafı uzattığımın farkındayım. O sebeple konuya gireyim. Mesela ilk olarak Rousseau'nun iş bu kitabını almalısın. Alamıyorsun, biliyorum. Çünkü bir kitabın eline ulaşması epey zaman alıyor. O zaman pdf oku! Nakkal Yayıncılık, Bordo Siyah fark etmez. Netten bulman mümkün. Bazı tecrübeleri edinemeyecek kadar kısa bir hayat yaşıyoruz. Ortalama 70 yıllık ömre sığdırdığımız 7 etkin yıla sahibiz. Bunu ben söylemiyorum, Rousseau söylüyor. Söyledikleri derin bir tecrübenin ürünü.

    Kitap bir yığın itiraftan ibaret. İtirafların adamı diyorum ben Rousseau'ya, ilk değil son değil bu kitap :) Yanılmışlıklar, pişmanlıklar, ne yapmalı'nın virtüözü sanki (kitap) Kişi kendi özyaşamını daha sanatsal nasıl anlatabilir. Sanatsal denince ''felsefe dili'' olarak bilinen beynin hemen akledemediği cümleler aklınıza gelmesin. Aslında çıplak bir anlatım, olabildiğince sade. Okurken sayfa aralarında, o şifalı cümlelerin içinde kendinizi bulma telaşının yanısıra edebi bir tat da söz konusu. Felsefi soruşturmalar, anlam arayışları, yaklaşan vade, doğayı duyumsama, iyi ve kötünün çemberinden geçmiş vs vs. bir insan var karşınızda. Burada yanlamaya, yalana kesinlikle yer yok.

    ''İşte, yeryüzünde yalnızım; kendimle baş başayım; artık ne kardeşim var, ne benzerim, ne de dostum.'' böyle başlayan bir kitabın sizi yanıltma imkanı pek yok gibi. Bu kitapta melankolik haz diyebileceğim, sadece gerçek okurların (manyakların) anlayabileceği bir hava var. Kendi hayatı üzerinden ne kadar ders verebilirse onu içten, pazarlıksız veriyor.

    Kitapla ilgili hatta Rousseau'nun hayatı ile ilgili getirebileceğim eleştirilerin başında tekrarlar geliyor. Ancak bu anlaşılabilir. Bizim hayatımızda tekrarlardan oluşuyor sonuçta ve burada bir özyaşam söz konusu. Anlayamadığım kısım ve beni çok şaşırtan kısım ise evlatlarını yetiştirme yurduna vermesi ve ona getirdiği gereksiz, anlamsız gerekçelendirmeler. Ardından da çocuk sevgisine olan hasretini dışarıda aramalar. Hani önce saçmalarsın da sonra saçmalıklarını bir tartıya koyabilmek adına iyice sıvarsın. İşte buydu hissettiğim.

    Bu bahsettiğim durum dışında leziz bir kitap okudum. Kendime sorgulamalar ısmarladım, düşünceler ısıttım. Kabuğunda çıkmayı bekleyen planları tasarladım. Bir aslan burcu olarak 'kır zincirlerini gel aşka kanalım seninle' diyorum aklıma. Lütfen siz de bu kitaba bir şans verin arkadaşlar. Pişman olmayacaksınız. Keyifli okumalar.

    Olmazsa olmaz Abel : https://www.youtube.com/watch?v=wSZgwdmomMo
  • 288 syf.
    Kitabı okurken sürekli geçmiş ömrümü nasıl yaşadığımı düşünüp durdum doğrusu 22 yaşında hayatımda neler kaçırdığımın farkına varmamı, uzun uzun üstünde düşünmeme sebeb oldu bu kitap. Kitabı okurken öylesine okuyup geçmek istemedim bazı satırlarında duraksayıp araştırmak istediğim yerler aynı zamanda fikirler edinip kendime katmak istediğim bilgiler vardı bazı yerlerde duraksayıp kalsam da yinede kitabı sindire sindire okumaya çalıştım. Ayrıca gezmeyi çok seven tarafıma fazlasıyla hitap eden bir kitaptı. Benim gibi gezmekten ve gezerken öğrenmekten zevk alan kimseler için yeni deneyimlere yol açabilir. ️ Geleceğimden geçmişime güzel birikimler bırakmaya karar vermeme sebeb olan bu kitabı unutmamayacagım. Hayatta okudukça ve öğrendikçe yaşamımızı güzelleştirebiliriz bir kez daha öğrenmiş oldum.
  • 464 syf.
    ·5 günde·9/10
    #67546740

    Kayıp Zamanın İzinde serisinin ilki olan Swanların Tarafı romanının kanaatimce ortaya çıkabilmesi ve okuyucularını yükselen bir etki ile cezbetmesi yukarıya kondurduğum alıntıda Proust tarafından ifade edilmiş.

    Romanın her okuru, kendi üzerinde bıraktığı izi diğerleriyle yarıştırır gibi anlamı güçlü kelimeler kullanarak dikkat çekmeye çalışmış ve benim de o okurlardan bir farkım yok baştan söyleyim:))

    Siz hiç ,bir kitabı okurken sıkıcılığın dibine vurmakla birdenbire kanınıza karışan bir maddenin etkisiyle beyin gücünüzün hiç olmadığı kadar düşünceler yumağında yuvarlanmasının verdiği hazzı, sırasız ve hangi satırda sizi içine çekip alacağını bekleyerek okudunuz mu?

    Benim yukarıda anlattığım okuma serüvenindeki durumumu özetleyen ilk kitap bu eser oldu diyebilirim.

    Diğer okurların hissini eksiksiz paylaşıyorum serinin diğer kitaplarında da buna benzer duyguları hissedecek olmanın verdiği ‘ yaşadığının bilincine varma’ diye adlandıracağım duyguyu yaşayacak olmak düşüncesi garip bir heyecan veriyor.

    Swanların Tarafı kitabını zor yapan ve sıkıcı hissettiren kısımları nesnelerin diye genel bir isimle adlandıracağımız dış dünyaya ait her şeyin detaylıca anlatılması..

    Doğrusu bu türden betimlemeler beni sıkar.Benim gibi bir okura hitap eden kitabın ilk iki bölümündeki Proust’un çocukluğuna dair anlattığı duygu ve düşünceleri ile Aristokrat Swannın Odette’ye olan bir çeşit girdaba benzer hissedilen aşkının sorgulayıcı cümleleri..

    Kitapdaki karakterlerin yaptığını en sonunda siz de yapmaya başlıyorsunuz.Kitabın etkisine teslim olmayı seçtiyseniz geçmişinize, hafızanızda kalmış izlerle hayatınızı bir daha film şeridine dizerek yaşarken bulabiliyorsunuz ben buldum.

    Hayatım boyunca evim diyebileceğim mekanların hiçbirinde hayatımın hiçbir döneminde ne buzdolabı üzerine mıknatıs taşları ile tutturulmuş mutlu anların resimleri ,ne de kendime sevdiklerime ait sevdiğim bir eşyayı saklama gibi bir istek ve gereklilik duymadım.

    Bugün farkettim ki hafızam geçmiş ve şimdiyi içiçe yaşıyor ve gelecekle ilgili somut anlamda yararlı düşünceler üretmeye çalıştığımda zaman kaybediyorum ve gecikme duygusu yaşıyorum.
    Bi şekilde ilgi alanıma girmiş ama 3D yazıcının me olduğunu ne işe yaradığını öğrenmem zamana yayılıyor..Bu tür gecikmeleri kastediyorum.

    Proust’un bu kitabı ile yaptığı okurları kendine hayran bırakan o yine yeni yeniden geçmiş ve doğal sonucu olarak şimdiyi tasarlaması benim bir çeşit yaşam şeklim zaten.

    Bunun aslında ne kadar yorucu olduğunu bugün daha iyi farkettim.Ve diğer insanlarca duygu ve düşüncelerinizin çoğunlukla ağır roman gibi algılanmasına sebep oluyor olduğunuzdan daha naif olduğunuz düşünülüyor..

    Uzakdoğu dövüş sporu Kung fu felsefesi der ki;

    ‘KUNG FU , YAPTIĞIMIZ HER ŞEYDE YAŞAR.’

    Marcel Proust Kayıp Zamanın İzinde serisinin ilk romanında ,Fizik dalı için birimlere ayrılan ölçüt diye tanımlanan Zaman kavramının insan hafızasında binlerce anlam yüklenmiş ÂNLAR SİLSİLESİ olarak karşılık bulduğunu edebiyat diliyle biz okurlara gösteriyor.

    Proust ‘un elinde bir olta var ve hafıza denen ÂNLAR denizine o oltayı daldırıyor rastgele diyor o kadar kısmetliki oltasına takılanlar zihnimize görkemli bir ziyafet çektiriyor..

    Güzeldii..1k okurlarına sıkılsalar bile sabırla okumalarını tavsiye ederim.
    Keyifli Okumalar..
  • 352 syf.
    ·Puan vermedi
    Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde…
    Bir saniye benim okuduğum roman romandı da anlattığı masal mıydı? Düşman kuvvetlerinin karşısında yalnız kalan Anadolu halkının esareti,bağımlılığı ve bir devleti olmamasını kabul etmeyip az görülen haklı bir direnişin, karşı koyuşun hikayesi bir masal olabilir miydi?Tabi ki hayır!
    İnsanı geçmişe götüren,hüzünlendiren ve gerçekleri tüm çıplaklığıyla anlatan Kalpaklılar romanı tarihe ışık tutan ve kurtuluş savaşı yıllarını anlatan çok güzel bir eser.
    Kitabı ilk elime aldığım zaman anlamsızca bakıp sadece merakımdan biraz okuyayım dediğim de, Salih Efe,Yusuf,Parsalı rasim,Niyazi,İlyas,Talip, Müjgan ve ismi aklıma gelmeyen nice kahramanlarla tanışınca onlarla bir yolculuğun içinde buldum kendimi.
    Sakarya'a Zaferi'nin öncesinde, "İzmir'den kaç arkadaş çıktık. İki kişi kaldık..." diyen Yusuf'u Salih Efe, "Yanlışın var Yusuf, İzmir'den biz, beş kişi çıktık; şimdi ordu olduk" anlayışını kitabı okurken çok iyi anlıyorsunuz.
    Ben kitap ile ilgili bir pişmanlığım varsa oda ara notlar almamaktı. Arada hüzünlenip tüylerim diken diken olduğunda o an aklıma gelen düşünceleri yazmadım diye içim içimi yiyiyor şu anda.
    Samim karagöz’ün bu eşsiz eseriyle birlikte tarihe olan merakım daha çok arttı ve o dönemi araştırmak gibi bir niyet oluştu bende. Ecdad tarih yazmış evlat okumaktan aciz cümlesi size de söylenmiş olmasın arkadaşlar. Hepimiz okumalıyız bence kurtuluş savaşı veya milli mücadele yıllarını.Hatta bütün tarihimizi.
    Bu arada dilimin ucuna gelipte yazamadığım şeylerde var. Siz de okurken farkedeceksiniz ve şöyle diyeceksiniz. ‘Günümüze ne kadar da benziyor,
    Maalesef bazı insanlarımız hiç değişmiyor.’
    Geçmişin geçmiş oIması için zamanın geçmesi yetmez, geçmiş şuan bizim geleceğimizi belirleyen zihniyet arkadaşlar.
    Sonuç olarak incelememi eğer okuduysanız çok teşekkür ederim ve eseri de okuyun okutturun.
  • "Gelecek, geçmiş, şu an içiçedir."