Çok sevdiğim bir yazar olan Jean-Christophe Grangé’nin otobiyografik romanı Ben Şeytanın Oğluyum’u okurken, o usta kalemin arkasındaki karanlığı ve ilham kaynaklarını da görme fırsatı buldum. Meğer Grangé gerçekten bir “şeytanın”, bir diablonun oğluymuş. Okurken böyle bir babaya sahip olma fikri bile tüylerimi diken diken etmeye yetti.
Kitap, bir kadının üç kar maskeli adam tarafından kaçırılıp mezarlığa götürülerek canlı canlı gömülmeye çalışılmasıyla başlıyor. Grangé olayı tüm çıplaklığıyla anlattıktan sonra şu cümleleri kuruyor:
“Ah, az kalsın unutuyordum!
Soluğu tükenmiş genç kadın benim annem.
Kar maskeli şeytan, benim babam.”
Sanırım bu birkaç cümle bile nasıl bir hikâyeyle ve nasıl bir insanla karşı karşıya olduğumuzun en güçlü kanıtıydı.
Grangé’ye yıllardır her röportajında sorulan o meşhur soru: “Bu korkunç fikirler aklınıza nereden geliyor?” İşte bu kitap biraz da o sorunun cevabı.Okuyanlar bilir ki Grangé’nin romanlarında sıkça karşımıza çıkan o geçmişin gölgeleri, travmalar, aile bağları ve kötülüğün kökeni gibi temaların aslında nereden beslendiğini görüyoruz burada.Onun kurgularını şekillendiren karanlığın kaynağı, sandığımızdan çok daha gerçek ve çok daha sarsıcıymış meğer.
Kitap boyunca bir yandan Grangé’nin çocukluğuna ve ailesine tanıklık ederken, diğer yandan eserlerine farklı bir gözle bakmaya başlıyorsunuz. Okudukça bazı romanlarındaki karakterlerin, korkuların ve saplantıların izlerini fark etmek mümkün.
Kitap hakkında çok fazla detaya girmek istemiyorum çünkü etkisinin büyük kısmı, okurun bu hikâyeyi adım adım keşfetmesinde yatıyor bence.Büyüyü bozmak istemem. Ancak şunu söyleyebilirim ki; çok sevdiğim bir yazarın hayat hikâyesini okumak beni beklediğimden daha fazla duygulandırdı. Sayfalar ilerledikçe içime garip bir hüzün çöktü. Bir