“Periler padişahının kızı Züleyha gibi çırılçıplak saçlarını beline akıtmış, ayakta duruyordu.
Su tanecikleri inci dizisi gibi teninden aşağı süzülüyor, su almak için eğilip doğruldukça, ıslak kalçaları Balkız'ınkiler gibi kabarıp sönüyordu.
Birden yan dönünce, soluğum kesildi...
Sevdiğim her şey onda toplanmıştı.”
Kitabı bitirince, ‘Freud okusa çok beğenirdi’ diye düşündüm. Yetim ve öksüz, dede evinde büyüyen bir çocuk… Eşini erken yaşta kaybetmiş, rahmetli eşinin ailesi ile yaşamaya devam eden genç Rum bir gelin… Yazları Eleni hanımın yaşadığı köşkte, annesinin yanına gittiğinde, eksikliklerin açtığı yaraların tanıdık gelmesi ile başlayan, her yıl verilen bir ilişki…
Kitabı onun gözünden ve anlatımından dinlediğimiz küçük kahramanımız, anne tarafının gözdesi, evdeki tüm ablalar tarafından sevilen sarılan, kucaklanan, beraber yatmak için sıraya girilen anne şefkatini bulamamış güzelliği ile gönüllerde taht kurmuş bir çocuk. Ölmüş dayısının dul kalmış eşi ile yaralarını sarmaya, eksikliğini hissettiği şefkati bulmaya başlar. Her yaz bu ilişki Freudyen bir tarzda anne şefkatinden, öğretmen hayranlığa, abla beğenisinden, kadın cazibesine evrilir. Şefkat arayışı sonlarda şehvet arzusuna dönüşür.
Bayan Eleni, önceleri kökeninden ötürü istenmeyen, tanıdıkça hanımlığı ve asaleti ile çok sevilen Rum gelin. O kadar benimsenip sevilmiş ki eşini kaybettikten sonra, onun ailesi ile yaşamaya devam etmiş. Ama hayattan kopmuş, içine çekilmiş. Çocuğu da olmadığı için içindeki boşluğu hiç doldurmamış. Ta ki küçük kahramanımız gelene kadar. İçindeki anne şefkatini bu kanatsız kuşa o kadar güzel aktarmış ki, ona uçmayı öğretmeyi kendine görev bilmiş ve bu görevi zevkle yerine getirmiş.
Onu büyütürken öğretmiş, anlatmış dinlemiş… İki yaralı yürek birbirinde derman aramış. Çocuk her