Kitap güzel başladı çalıştıkları ise dair bilgiler vermeleri de hoşuma gitti direk toplantı yapıldı proje hazırlandı demek yerine baya ince detaylar verilmişti ve birazda olsa slowburn bir yere kadar iyi sonra kitap birden yön değiştiriyor hiç beklemediğimiz bir anda adamın aslında bdsm kültürü içinde olduğunu öğreniyoruz ve bu durum çok yapmacık geldi açıkçası. Kız ogreniyor ve birden ilgi duyuyor deniyelim diyor ama bdsm ye dair birşey yok kültürü anlatıyor keşke yazar hiç buna deginmeseymis direk patron çalışan kurgusu olarak kalsaymis hadi girdin Calisma hayatını azaltıp bdsm ye doğru git bari o da yok biraz ordan biraz burdan olunca insanda okuma isteği kalmiyor. Patron çalışan kurgusu severim ama bu kitap yarıdan sonra çok sıktı. Adamın hep alttan alması kadına tapması da baydı.
Spoiler
İkinci kitapta devamiymis baktım yarıya kadar atlaya atlaya ama yok yani hala iş sorunları ve bdsm yi tanimayla geçiyor. Adamın itaatkar isteyip kendisinin kedi gibi olması çok alakasız geldi
Kitabı beğenmeme karşın okurken,
yayınevine olan sinirimden dolayı hiç zevk alamadım. Bu yayınevinden bence okumamalısınız. Cünkü her çeyi çevirmemişlerdi kitapta fransızca gibi farklı dillerde de diyaloglar geçiyordu fakat bu diyaloglar oldugu gibi bırakılmış çevrilmemişti. Hani ilk başta okurken 1 -2 defa çeviriden yapayım diyorsunuz ama kitap bunlarla doluydu o yüzden basarısız bir basım olmuş. Keske bu kadar güzel bir kitabı böyle bir yayınevinden okumasaydım. Ona rağmen kitap gerçekten çok güzeldi.
Spoiler-
Ana karakterimiz olan Aleksi hep Polinanın onu sevmesini istedi. Ağzından çıkacak iki kelime için uçurumdan atlardı. Kitabın sonunda Polinanın da aslında ana karakterimiz olan Aleksiyi sevdiğini öğreniyoruz. Ama Aleksi o kadar kumar düşkünü ki ve bunu o kadar görmüyor ki, heralde şöyle düşündü “ya Polina da beni seviyormuş ama cebimde de metelik yok bari iki üç kuruş kazanıp yanına öyle gideyim.”
Ana karakterimiz yıllarca bunu duymuş olmayı beklemesine rağmen koşarak polinaya gideceğine tekrar bir kısır dönüye girerek cebindeki son parayla kumara başlıyor. Blanche onun için ne demişti:” Çok bilgili bir öğretmen olabilirsin, ancak çok aptal bir erkeksin.”
KumarbazFyodor Dostoyevski · Olympia Yayınları · 202088,7bin okunma
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Selamlarr. Öncelikle şunu belirteyim ki benim gibi daha önce Dilara'dan Ölüler Konuşamaz kitabını okuyup pek sevemediyseniz bu kitabına kesinlikle şans vermeniz lazım. Ben ölüler konuşamaz'ı neredeyse 2 yıl önce falan okudum. Hikaye gerçekten güzeldi ama sonda çokta mükemmel bir ters köşe olmadığı için sevememiştim.
İncelemeye geçmeden önce şunu belirteyim ki SPOİLER var! Kitabı okumadıysanız bu incelemenin bazı kısımlarını okumayı önermiyorum.
Burada SPOİLER yok.
--------------------------
Şimdi, öncelikle kitap aşırı derecede akıcıydı. 600 küsür sayfa ve puntosunun küçük olmasına bakmayarak ben 1 buçuk günde falan bitirdim. En azından biraz hızlı okuma alışkanlığınız varsa eminim sizde çabuk bitirirsiniz.
Yazım dili mükemmel değildi ama gayet yerindeydi. Vasat diyeceğim şekilde kötü değildi en azından. Betimlemelerin de çoğunu beğendim. Gelgelelim ki kitap da klişe olan bazı sahneler de vardı. Bunları okurken bazen gözlerimi devirmedim değil :D
Şuna da belirteyim ki kitap 2 kişinin dilinden anlatılıyor. İkizler olan Mira ve Lina'nın dilinden. İlk başlarda biraz kafam karıştı kim kim diye ve ya hangi zaman dilimindeyiz diye ama sonra alıştım artık.
Karakterlere gelecek olursak ben Lina ve Ege çiftini Mira ve Poyraz'dan daha çok sevdim. Lina ve Ege yan karakterler sayılmasada hikaye onların üzerine kurulu olmadığı için birnevi yan karakter sayılıyorlar ama. Mira ve Poyraz'ın ilişkisi bana biraz toksik çift vibe'sı verdi. Hele Poyraz'ın bazı odun haraketleri :)
SPOİLİ kısıma geldik.
--------------------------
Kitap da 2 tane ters köşe vardı. Ancak ben diğer okurların incelemelerinden okuduğum kadarı ile insanların daha çok şaşırdığı ters köşeye değil diğerine şaşırmışım galiba hahshs. Katilin Tuna çıkması beni aşırı hayal kırıklığına uğrattı. Çünki ben Dilara'dan daha
yani ne diyeceğimi hiç bilmiyorum. olaylar açığa çıkmaya başladığı andan itibaren zihnim koskoca bir toz bulutuna döndü. en baştan başlayayım en iyisi.
kitabın büyüm bir ters köşe içeren bir gerilim kitabı olduğunu biliyordum. açıkçası gerilim kısmı bana pek geçti diyemem. ama bu kitabın başka hangi tür olduğunu söylerdim onu da bilemiyorum. 300 sayfa olmasına rağmen gerçekten upuzun bir kitap okumuşum gibi hissettim. yazarın, psikoterapistin hem kendi hayatını hem de alicianın hayatını bu kadar detaylı vermesinden ikisi arasında bir bağlantı olacağını ve o bağlantının aldatan kişiler olacağını da tahmin ettim. açıkçası ben okurken theonun hayatı ve aliciayla olanlar paraleldir yani aynı zamanda gerçekleşiyordur diye düşünüyordum. bir noktada acaba kathynin aldattığı kişi gabriel mı diye düşündüğümde de zaman kavramı beni sorgulattı. theonun hayatında yaşananların 5 yıl öncesi olduğuna dair hiçbir iz, ipucu yoktu. dolayısıyla hikayenin böyle birleşmesini, iki hayatın birbiriyle bu kadar iç içe olmasını hiç beklemiyordum. Sanırım en sevdiğim kısım Artekris hikayesinin kitabın en başından sonuna bu kadar güzel işlenip bağlanmasıydı. gabrielin ölmesi için aliciayı seçtiği anda artekrisle bağlantı bana gerçek bir haz verdi. ama yazılışta güçlü olmayan kısımlar da vardı. kitapta ferçekler ortaya çıkana kadarki kısımda okuduğumuz theo ile ondan sonraki theo sanki birbirinden bambaşka iki insan. işk 200 250 sayfada okuduğumuz theonun gerçekten ona yardım etmek isteyen bir psikoterapist olmasından başka bir şey düşünmemizi gerektirecek hiçbir iz yoktu. yazar gerçekleri açıkladığı bölümden sonra theo her şeyi açık açık konuşup niyetini belli ederken ondan önceki sayfalardaki theo silinmiş gibiydi. yani sanki kitabın başkahramanı da nasıl biri olduğunu bizimle beraber öğrenmiş
UTZ / Bruce Chatwin
Her yeni kitap, yeni bir hikâyeyi ziyaret etmek ve ona kısa bir süreliğine konuk olmak demek.
İzninizle direkt kitaba dalıyorum.
Nasıl güzel olurdu, o orijinal porselenlerle dolu evi gerçekten gidip görmek.
Ama okurken Prag'ı ve o evi hayal etmek bile keyifliydi.
Koleksiyon yapan insanlara her zaman gıptayla bakmışımdır. Çünkü bir şeye tutkuyla bağlanabilmek, onu korumak ve yıllarca emek vermek bana özel bir duygu gibi gelir.
Her şey algı meselesi değildir, bazen olanı olduğu gibi görmek gerekir.
Kitapta savaşlardan, toplama kamplarından ve soykırımlardan kurtulup başka ülkelere savrulan insanların hikâyeleri kadar, o karmaşanın içinden çıkıp hayatta kalabilen porselenlerin de ayrı bir hikâyesi var. Pazarda karşısına çıkan o parçaları evine götürmek, onları korumak ve yaşatmak çok derin bir anlam taşıyor.
Sanki Utz, "Bari siz ziyan olmayın, bari sizi kurtarayım." der gibi.
Belki hayatı porselenlerden ibaretti ama yine de içinde yarım kalmış bir şeyler hissediliyor.
Devam etmek istemiş ama edememiş, hayat onu bir yerden alıp başka bir yere bırakmış ve "Buraya da uğraman gerek." demiş gibi.
Bir yandan da Utz'un porselenlere duyduğu tutkunun yalnızca bir koleksiyon merakı olmadığını düşündüm. Sanki o porselenler; geçmişe, hatıralara ve kaybetmek istemediği şeylere tutunma biçimiydi. Bu yüzden kitap boyunca sadece nesneleri değil, insanın aidiyet duygusunu da okudum. Belki de kitabın bana bıraktığı en güçlü his buydu. İnsan bazen özgür olmakla sahip olmak arasında kalıyor. Utz'un hikâyesinde de bunu hissettim.
Ben böyle bir kitaba konuk oldum.
Daha fazla spoiler vermeden, altını çizdiğim birkaç cümleyi paylaşayım:
"Şiddetten nefret etse de pazara yeni sanat eserleri düşüren felaketlerden son derece memnundu."
"Bir de sindirilmeyi reddeden
Gun gun okuyorum biraz falim sakiz muamelesi yapiyorum. 26 haziran tersini yapmak karsima cikip duruyor surekli mindset ediniyim mi elemani atlatamiyosak yasayalim bari dedik