Biz bir adamı uğurlamadık aslında,
Bir istasyon kahvesinde, sinemanın o nemli, o loş dumanında
Eksilip duran bir şeyleri bıraktık masada.
Günlerdir bir çocuk saflığıyla beklediğimiz o iyi haber,
Geldi ve oturdu göğsümüzün tam ortasındaki o eski, o kırık sandalyeye.
Bir bayrak yarıya indi şimdi içimizde, kendi rüzgârsızlığından yorulmuş gibi.
Sen azizim, bir bakışın içine koca bir memleketi,
Taşranın o bitmeyen kırık akşamüstlerini sığdırandın.
Öyle bir gülerdin ki, hani o karanlık salonlarda yüzümüzde güller açardı,
Bir sinema perdesi değil, bir insan kalbi kımıldardı yerinden.
Şimdi bakıyorum o eski film şeritlerine, o buğulu akşamlara;
Selvi Boylum Al Yazmalım’ın o içi içine sığmayan, yaralı İlyas’ı,
Kırık Bir Aşk Hikâyesi’nin o kendi yalnızlığında boğulan Fuat’ı,
Alev’in o dalgalarla boğuşan Yağmur Reis’i,
Köprü’nün o idealist, o fırtınalı mühendis Ahmet’i...
Bodrum Hâkimi’nin Ömer’i, Devlerin Aşkı’nda gururuyla çarpışan Tarık'ı...
Sonra bir köşede, duvarların arkasında Karılar Koğuşu’nun Murat’ı,
72. Koğuş’un o kederi göğsünde taşıyan Ahmet Kaptan’ı
Ve adaletsizliğin o sağır kapısında tek başına devleşen Tatar Ramazan...
Nasıl ki uzak bir coğrafyada, o eski Cezayir sokaklarında,
Sömürgeye karşı dik duran Jean-Paul Sartre’ın adı silinmediyse hafızalardan;
Bu toprakların mazlum bir halkı da, senin o kardeşlik diyen duruşunu,
Hakikate siper ettiğin o mağrur, o yaralı gövdeni unutmayacak asla.
Ve sonra, o perdenin ardındaki o en büyük, o en ağır kavga:
Bir barış inadı, hani "barış, barış" diye diye tükenen o koca ömürler...
Görmeden gitmek, o büyük rüyayı yarıda bırakmak gibi gelse de dosta,