Evvela şu hususta anlaşalım. “Kim bu Ayşe?” sorusuna takılıp kalmak, öykünün temel taşını kaçırmaktır. Ayşe meselesine elbette geleceğiz. Ama öykü dediğin şey aceleye gelmez. Biraz sabır ister. Belki bir tarihçi çıkar anlatır. Belki biri der ki Peygamberin eşi. Bir başkası annemiz der. Bir diğeri sevgilimiz. Birisi işte. Ama özden bu kadar uzaklaşmanın ne lüzumu var, ne de zamanı. Bakın, bunu anlatana kadar ben bu hikâyeyi bitirmiştim bile. Sene vermek biz öykücüler açısından hâlâ tartışma konusudur. Çoğu öykücü sene vermez. Ben de vermeyeceğim. Çoğunlukta kalmak daha iyidir. Zaten sene vermek, öykünün sırtına gereksiz bir yük bindirir. Okur tarihle uğraşmaya başlar. Hâlbuki öykü tarihten çok insanla ilgilenir.
Yazma ihtiyacımın hangi halimden kaynaklandığını inanın bilmiyorum. Hatta şunu da itiraf edeyim. Sadece “çok sarhoştum” demek eksik olur. Bir büyük rakı içmiştim. Okuyucularıma yalan söylemek istemem. Bir öykücünün müşterisi okurudur. Onu asla hafife almamalıdır. Şimdi gelelim neden yazdığıma yahut neden yazamadığıma. Bunu da bilmiyorum. Karnımda bir ur var. Adı yok. İnsan bazen derdine isim koyamaz. Ben de koyamıyorum. Ama var. Beni içeriden sıkıştırıyor. Öyle bir bunalma ki bu, hakiki. Öyle hakiki ki bazen bana Muhammed’in, Hamza ibn Abdülmuttalib’in katiline karşı içinde diri tuttuğu hissi hatırlatıyor. Katili de bilirsiniz: Vahşi bin Harb. İnsan bazı duyguları unutamaz. Benim içimdeki de öyle bir şey.
Önümde bir yol var. O yola gidebilmek için mecburen yazacağım. Çünkü küfem dolu. Bombalarım aktif. Eğer o küfeyi boşaltmazsam bir gün kendimi patlatacağım. Niçin patlayacağımı ise öğrenmeye çalışmayın. O da benimle kalsın.
O gece çok sarhoştum. Yanıma biri geldi. “Yahu ayakta duramıyorsun,” dedi. “Ne bu halin?” “Babamı özledim,” dedim. “Senin baban kim?”