Ali Barış Tongur

Ali Barış Tongur
@baristongur
Çok okur, Çok yazar. Tarih, Psikoloji, Mitoloji
Zihin-Beden Bütünlüğü Olmaz ise İlişkiler de Yürümez.
Puan vermedi·552 syf.··
Beğendi
·
2026 8. kitabı
Normal Efsanesi perspektifinden baktığımda, zihin ve beden arasındaki o kopmaz bağın, boşanma gibi köklü bir değişim sürecindeki rolünü çok daha derinlemesine hissediyorum; burada mesele sadece iki insanın anlaşamaması değil, aslında biyolojik bir sistemin, yani insanın, toksik bir çevreye karşı verdiği hayatta kalma mücadelesidir. İlişkiler, zihnimizin dünyayı algılayışını ve bedensel tepkilerimizi şekillendiren en önemli "içsel çevreler"dir; dolayısıyla düşüncelerimizin, değerlerimizin ve hayata bakışımızın eşleşmediği bir ortamda, bedenimiz bu durumu sadece bir "fikir ayrılığı" olarak değil, sürekli bir tehlike sinyali olarak algılar. Zihnimiz, kendisini olduğundan farklı göstermek zorunda kaldığı veya değerlerinin sürekli yok sayıldığı bir ilişkide, "savaş ya da kaç" moduna girer; bu da otonom sinir sisteminin sempatik dalını kronik olarak aktif tutarak, bedenin sanki fiziksel bir saldırı altındaymış gibi sürekli adrenalin ve kortizol salgılamasına yol açar. Bu hormonların uzun süreli etkisi kan basıncını yükseltir, sindirimi yavaşlatır ve bizi enfeksiyonlara karşı savunmasız kılar. Normal Efsanesi'nde vurgulanan en çarpıcı noktalardan biri olan bastırılmış duyguların fiziksel maliyeti, bir ilişkide kendi özgünlüğünü ifade edemeyen bireyde bu enerjinin birikmesine ve vücutta kronik enflamasyona sebep olarak otoimmün hastalıklardan kansere kadar uzanan süreçlerin önünü açmasına neden olur. Bu nedenle boşanma, sadece mutsuzluğun bitişi değil, kişinin kendi biyolojik sağlığına ve özüne duyduğu o derin saygının, yani hayatta kalma dürtüsünün bir sonucu olarak bedenin kendi bütünlüğünü geri kazanma çabasıdır. Zihin, uzun süredir uyumsuz olduğu o toksik çevreden ayrılma kararını verdiğinde aslında bedenini yıllardır hapsolduğu o "stres fabrikasından" kurtarmayı hedefler
Edebiyat
Normal EfsanesiGabor Mate · Hep Kitap · 2023380 okunma
Reklam
"İnsan her şeye alışabilir."
7/10
·155 syf.··
2026 7. kitabı
"İnsan her şeye alışabilir." Kitabı bitirdikten sonra aklımda en çok kalan cümlelerden biri buydu. İlk bakışta umut verici gibi dursa da Frankl'ın anlattığı şartları düşündüğünüzde bu cümlenin ne kadar ağır bir anlam taşıdığını fark ediyorsunuz. İnsanın Anlam Arayışı benim ikinci okuyuşumdu. İlk okuduğumda daha çok yaşanan olaylara odaklanmıştım. Bu kez ise insanların o olaylar karşısında nasıl değiştiğini anlamaya çalıştım. Aynı satırlar önümdeydi ama onları okuyan kişi artık aynı değildi. Frankl, toplama kampında yaşananları anlatırken yalnızca açlığı, ölümü ya da zulmü yazmıyor. Asıl anlattığı şey, insanın bütün bunlara rağmen yaşamaya devam etme isteği. Bir süre sonra acının sıradanlaşması, ölümün günlük hayatın bir parçası hâline gelmesi ve insanların hayatta kalabilmek için duygularını bastırması beni en çok etkileyen bölümlerden biriydi. Okurken aklıma sık sık şu söz geldi: "Bir anda yaşanan ne kadar derinse, deneyim ve yaşantı birikimi de o kadar çoktur. Zamanın daha uzunmuşçasına yaşanması bu yüzdendir." Bence Frankl'ın yaşadıkları bu sözün en güçlü örneklerinden biri. Çünkü bazı insanlar uzun yıllar yaşar ama çok az şey hisseder; bazıları ise kısa bir zaman diliminde öyle deneyimler yaşar ki, sanki birkaç ömrü aynı anda yaşamış gibi olur. Frankl'ın yaşantısı da tam olarak böyleydi. Her kayıp, her bekleyiş, her umut kırıntısı onun düşüncelerini şekillendiren bir deneyime dönüşmüş. Kitabın bana hissettirdiği en önemli şey ise şu oldu: İnsan bazen elindekileri kaybedebilir ama kendine yüklediği anlamı kaybetmediği sürece yeniden ayağa kalkabilir. Frankl bunu teorik olarak anlatmıyor; yaşayarak anlatıyor. Bu yüzden söyledikleri daha inandırıcı geliyor. 167 sayfalık bu kitabı yine neredeyse bir solukta bitirdim. Sayfa sayısı az ama bıraktığı etki oldukça
İnsanın Anlam ArayışıViktor E. Frankl · Okuyan Us Yayın · 202651,4bin okunma
Sanayileşen Memlekette Sevmeyi Öğrenmek
9/10
·150 syf.··
2026 5. kitabı
Orhan Pamuk’tan çıkıp bu metne gelince içime su serpildi. Orada kelimelerin arasında dolaşıyordum, burada insanların arasında dolaştım. Orada cümleler vardı, burada hayat vardı. Sanki biri beni bir salondan alıp sokağa çıkardı. Toza, ter kokusuna, gürültüye… ama aynı zamanda insana. Bu romanı okurken edebiyat okuduğumu düşünmedim. İnsan gördüm. Yorulan, susan, katlanan, ama yine de seven insan. Sanayileşen bir memleketin içinde, makinelerin büyüdüğü ama insanların küçüldüğü bir yerde, sevginin hâlâ nasıl bu kadar sade kalabildiğine şaşırmadım; aksine içim rahatladı. Çünkü burada sevgi, gösterilecek bir şey değil, yaşanacak bir şeydi. Fabrikanın gürültüsü, işçi mahallesinin sıkışıklığı, çocukların yorgunluğu… Bunların hiçbiri büyük cümlelerle anlatılmıyor. Zaten gerek de yok. Hayat kendi ağırlığıyla duruyor metnin içinde. En çok da şu his iyi geldi bana: Kimse kimseye yukarıdan bakmıyor. Anlatan da, anlatılan da aynı yerden konuşuyor. Okur olarak kendimi dışarda değil, içeride hissettim. Sanki ben de o mahallenin bir köşesindeydim. Parayla ölçülen sevgilerin, statüyle tartılan insanların arasında, iki kişinin birbirini sadece insan olduğu için sevmesi çok sahici duruyor. Bu sahicilik, bütün o sanayileşme eleştirisinden daha güçlü bir şey söylüyor aslında. Çünkü makineler ne kadar büyürse büyüsün, insanın insana bakışı hâlâ belirleyici. Bu metin bana şunu hatırlattı: Edebiyat bazen göstererek değil, yan yana durarak etkiler. Bağırmadan, süslemeden, sadece hayatı olduğu gibi koyarak. Orhan Pamuk’tan sonra Orhan Kemal gerçekten ilaç gibi geldi. Daha sade, daha sessiz, ama çok daha içten. Burada edebiyatın değil, insanın nefesini duydum.
Edebiyat
CemileOrhan Kemal · Everest Yayınları · 20175,6bin okunma
Sevmek mülkiyet değil, bir insanı müze yapamazsın.
3/10
·524 syf.··
2026 4. kitabı
Bu kitabı ilk kez üniversite yıllarımda, o heyecanlı ve her şeye daha romantik baktığım dönemlerde okumuştum. O zamanlar belki de bu "büyük aşk" masalına inanmak istemiştim. Ama geçenlerde dizisinin çıkacağı haberlerini duyunca, "Dur bakayım, şu hikayeye bir daha göz atayım," dedim ve tekrar inceleme fırsatım oldu. İşte o an anladım ki; zaman geçtikçe insanın sınıfsal bilinci ve samimiyet tartısı değişiyormuş. Şu an geldiğim noktada tek bir gerçek var: Ben bu Kemal karakterine asla tahammül edemiyorum! Bu kitap sade bir aşk romanı falan değil; bu, elinde sermayesi olan bir adamın, aşkı bir mülkiyet meselesine çevirmesinin dramıdır. Kemal’in o "Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum," şeklindeki meşhur iç çekişi bile aslında ne kadar benmerkezci olduğunun kanıtı. Mutluluğu bir paylaşım değil, sanki borsada yakaladığı bir "fırsat anı" gibi görüyor. Adamın sevme biçimi bile bir burjuva alışkanlığı olan "stokçuluk" üzerine kurulu. Üniversitedeyken belki o 4174 sigara izmariti bana "melankolik bir bağlılık" gibi gelmişti ama şimdi bakınca resmen tüylerim diken diken oluyor. Bu, duyguların sömürülmesinden başka bir şey değil. Pamuk, okuru Kemal’in saplantılı zihnine hapsedip, her sayfada üzerimize biraz daha keder boca ediyor. “Füsun’un elinin değdiği şu tuzluğu aldım, şu gazoz kapağını cebime attım,” anlatıları artık bana romantik değil, patolojik geliyor. Kemal, Füsun’u bir insan olarak sevmiyor; onu bir nesne, bir koleksiyon parçası olarak "arşivliyor". Bu bir aşk hikayesi değil, bir "ölü sevici"nin eşyalar üzerinden kurduğu iktidar gösterisi. Hele o sınıfsal kibri... Kemal’in Füsun’un yoksul ailesinin evine gidip, o insanların samimiyetini bir laboratuvar faresi izler gibi gözlemlemesi beni çileden çıkarıyor. “Onların o küçük dünyalarındaki basit alışkanlıkları
Edebiyat
Masumiyet MüzesiOrhan Pamuk · Yapı Kredi Yayınları · 202460,5bin okunma
Uçurtmalar – Aşk, İnsanlığın Direnme Biçimidir
7/10
·336 syf.··
Beğendi
·
2025 44. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 09 Ekim 2025 18:04
Bazı kitaplar, seni okumazdan önce çoktan seni bilir. Uçurtmalar da benim için öyleydi. Sayfalarını açmadan önce bile içinde bir rüzgâr vardı; tanıdık, çocukluğumdan kalma bir esinti. Belki bir mavinin hatırası, belki de birini sevmekten hiç vazgeçmeyen tarafımın sesi. Romain Gary, savaşın ortasına bir aşk bırakmış; ben o aşkın etrafında dönüp duran bir gölge gibi hissettim kendimi. Bu kitap bana aşkın bir “duygu” değil, bir varlık biçimi olduğunu hatırlattı. Sevdiğin birini kaybetmek, aslında onun yokluğunda da yaşamayı öğrenmekmiş. Ludo’nun Lila’ya olan sevgisinde bulduğum şey, bir kadına duyulan özlem değildi sadece; hayata, insana, iyiliğe tutunmanın bir biçimiydi. Aşk burada bir sığınak değil, bir sınavdı. Ve bazen, insan birini sevdiği için değil, o sevgiye hâlâ inanabildiği için hayatta kalıyordu. Gary’nin cümleleri, sessizlikle yazılmış gibiydi. Bazı kelimeler o kadar ağırdı ki, onları okurken içimde bir yankı oluştu. Aşk, orada bir itiraf değil, bir direnişti. Birini sevmek, onunla yaşamak değil; onun varlığını savunmaktı. Savaşın, kaybın, karanlığın ortasında bile kalbinde bir “mavi” saklamaktı. Ve ben o maviyi bulmak için bu romanı yavaşça, defalarca okudum. Gary’nin dünyasında hiçbir duygu tam değil. Ne aşk tamamlanıyor, ne umut bitiyor. Her şey yarım; ama insan zaten biraz yarım değil mi? Siyah ve beyazın arasında kalan gri bir alanda yaşayıp duruyoruz hepimiz. Ludo’nun uçurtmaları o gri gökyüzüne salınırken, ben düşündüm: Belki de insan sevdikçe değil, hatırladıkça insan kalıyor. Birini unutmaya çalışmak, aslında onu başka bir biçimde yaşatmakmış. Roman boyunca içimde hep aynı cümle dolaştı: “Birini sevmek, onun gitmesine izin verirken bile kalbinde yer açabilmektir.” Ludo bunu yapıyor. Sevdiği kadının hatırasını bir yük gibi değil, bir ışık gibi
Edebiyat
UçurtmalarRomain Gary (Emile Ajar) · Can Yayınları · 2002175 okunma
Reklam