Bu kitabı ilk kez üniversite yıllarımda, o heyecanlı ve her şeye daha romantik baktığım dönemlerde okumuştum. O zamanlar belki de bu "büyük aşk" masalına inanmak istemiştim. Ama geçenlerde dizisinin çıkacağı haberlerini duyunca, "Dur bakayım, şu hikayeye bir daha göz atayım," dedim ve tekrar inceleme fırsatım oldu. İşte o an anladım ki; zaman geçtikçe insanın sınıfsal bilinci ve samimiyet tartısı değişiyormuş. Şu an geldiğim noktada tek bir gerçek var: Ben bu Kemal karakterine asla tahammül edemiyorum!
Bu kitap sade bir aşk romanı falan değil; bu, elinde sermayesi olan bir adamın, aşkı bir mülkiyet meselesine çevirmesinin dramıdır. Kemal’in o "Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum," şeklindeki meşhur iç çekişi bile aslında ne kadar benmerkezci olduğunun kanıtı. Mutluluğu bir paylaşım değil, sanki borsada yakaladığı bir "fırsat anı" gibi görüyor. Adamın sevme biçimi bile bir burjuva alışkanlığı olan "stokçuluk" üzerine kurulu.
Üniversitedeyken belki o 4174 sigara izmariti bana "melankolik bir bağlılık" gibi gelmişti ama şimdi bakınca resmen tüylerim diken diken oluyor. Bu, duyguların sömürülmesinden başka bir şey değil. Pamuk, okuru Kemal’in saplantılı zihnine hapsedip, her sayfada üzerimize biraz daha keder boca ediyor. “Füsun’un elinin değdiği şu tuzluğu aldım, şu gazoz kapağını cebime attım,” anlatıları artık bana romantik değil, patolojik geliyor. Kemal, Füsun’u bir insan olarak sevmiyor; onu bir nesne, bir koleksiyon parçası olarak "arşivliyor". Bu bir aşk hikayesi değil, bir "ölü sevici"nin eşyalar üzerinden kurduğu iktidar gösterisi.
Hele o sınıfsal kibri... Kemal’in Füsun’un yoksul ailesinin evine gidip, o insanların samimiyetini bir laboratuvar faresi izler gibi gözlemlemesi beni çileden çıkarıyor. “Onların o küçük dünyalarındaki basit alışkanlıkları