Halkın sessiz, bitmez tükenmez sabırla dolu bir kederi vardır. Bu keder kabuğuna çekilmiştir, hiç sesi çıkmaz. Bir de gözyaşlarıyla taşan, sonra da kendini kapıp koyveren bir keder vardır. Bu hal en çok kadınlarda görülür. Ama bu da sessiz kederden daha hafif değildir. Sızlanmanın doyurucu yanı içteki acıyı deşip taşırmaktan ibarettir. Böyle bir keder avunma da istemez, çaresizlik onun besinidir. Sızlanmalar, kanayan yarayı büsbütün azdırmak ihtiyacından başka şey değildir.
Şampiyonlar Kahvaltısı’nı okurken, Vonnegut’un dünyasına zaten aşina olduğum için metne yabancılık çekmeden girdim. Onun o kendine has alaycı dili, anlatının içine girip çıkma biçimi ve kuralları bilerek bozması benim için sürpriz değildi. Tam tersine, daha ilk sayfalardan itibaren “evet, yine bildiğim Vonnegut” hissi oluştu.
Bu kitapta da yazarın absürt ile gerçeği iç içe geçirme biçimini oldukça belirgin buldum. Anlatının arasına serpiştirdiği çizimler, okurla doğrudan konuşması, hikâyeyi istediği yerde kesip başka bir yere sıçraması… bunlar onun anlatı tarzının bir devamı gibi geldi bana. Ama bu sefer sanki biraz daha serbest, biraz daha dağılmaya izin veren bir yapı kurmuş.
Kilgore Trout karakteri yine merkeze yakın bir yerde duruyor ama onu sadece bir karakter gibi değil, Vonnegut’un düşüncelerini taşıyan bir araç gibi okudum. Zaten daha önceki kitaplarından bildiğim o “yazarın metnin içinde dolaşması” hâli burada da oldukça belirgin. Bu yüzden kitapta olup bitenleri takip etmekten çok, yazarın nasıl düşündüğünü izliyormuşum gibi hissettim.
Dili yine deceptively (aldatıcı biçimde) sade. Okuması kolay gibi ama altına indikçe katman katman açılıyor. Özellikle gündelik olanı tuhaflaştırma konusunda Vonnegut’un ne kadar ustalaştığını bir kez daha fark ettim. Daha önceki okumalarımdan bildiğim o bakış açısı burada da korunmuş, hatta bazı yerlerde daha da belirginleşmiş.
Benim için Şampiyonlar Kahvaltısı, Vonnegut’un dünyasına giriş kitabı değil de, o dünyayı biraz daha içeriden görmek gibi oldu. Onun anlatı oyunlarına alışık olduğum için metnin dağınık görünen yapısı beni rahatsız etmedi; aksine, yazarın neyi nasıl kurduğunu fark etmek ayrı bir okuma zevki verdi. Bittiğinde yine klasik bir “hikâye” değil, Vonnegut’un zihninden geçenlerin izini sürmüş gibi