"Ben caminin dış duvarındaki Allah yazısını çekmek icin gittim. Makineyi filan ayarlarken iki tane çarşaflı kadın geçti yanımdan. Orada iki basamak var, birini çıktılar tam yazının altına. Açtılar çıkınları yemek yemeye başladılar. Baktım simsiyah yazı simsiyah kadınlar; kontrast çok iyi, perspektif de çok iyi. Başladım çekmeye, bir çektim, iki çektim, üç çektim filan. Kadınlar beni fark ettiler ve ayağa kalktılar, çıkınlarını toplayıp gittiler ama ben oraya kadar 8-9 kare çekmişim zaten. Bütün hepsi Vav ile bitişik, bir tanesi ayrı onu kullanıyoruz. Kadın ve Allah başlığı ile Hayat mecmuasında yayınladılar. Allah'ın büyüklüğünün altında iki kadın çok çarpıcı gelmişti. Bu resmi severim. Bu fotoğraf ilk defa Amerika'da National Geographic'de çıktı. İslam Dünyası diye bir sayı yapmışlardı. Bu röportajın bütün fotoğrafları Magnumcular tarafından çekilmişti. Ondan sonra Fransa'da Pantheon'daki bir yayıncıdan mektup geldi, resmi istiyormuş, oradan görmüş, İslam hakkında bir kitap orada da kapak oldu. Bin yerde çıkmıştır en azından, sayısını hatırlayamam. Posterlerde yer almıştır." Fotocep s.182
E ner'de yaşamak? Hayat bi' basamak, ya Olanlara rağmen gülmeyi denemek Üsküdar sahildeyim, sanırsın tatildeyim, ya Ben de böyle mutlu oldum kimse olmayınca, of Ben de böyle mutlu oldum kimse olmayınca
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
/~Çekilen her badire seni güçlendirir. Yaşanılan zorlukları basamak olarak kullanmak gerek..
Duygu ve Düşünce
OBJEKTİF OLAYIM DERKEN DİNDEN ÇIKILIR MI?
Hikmet-i Hûda, denk geldi, bu sıralar Kur'ân'ın âyetlerini kanunlar gibi görmeye dair birçok yazı karaladım. "Kanun" derken ne kasettiğimi de bir parça açayım: Efendim, kanun derken, "her zamanda nümûneleri bulunan hükümler" demeyi azmediyorum. Sözgelimi: Yerçekimi bir kanundur değil mi? Evet. Peki neden? Çünkü yer her zamanda çeker. Ve her mekânda bu çekimden dolayı çekilen/düşen bir şeyler bulunur. (Uzayda değilseniz tabii.) Ayağı kaydığı için havada uçmaya başlayanımız hiç olmamıştır. Hep düşülmüştür. Hep çekilinmiştir. İşte buna "kanun" denir. Yâni kanunlar sonuçları tekrarlanan hükümlerdir. Saded harici girecek ama söylemeden geçemeyeceğim: Benim evrim konusundaki itirazlarım da hep bu noktadan kaynaklanır: "Bilimsellik" dediğimiz bilgi alanının dayandığı "sonuçların tekrarlanabilirliği" ilkesi evrimde bulunmaz. Yâni, hangi şartlar bu katakulliyi tetikliyorsa, onların tesbit edilip laboratuvar ortamında tekrarlanmasıyla, bu evrim denen hakikati(!) görebilmemiz lâzımdır. Peki bize gösterilen bir şeyler var mıdır? Vardır. Ama bunlar hep tür içi çeşitlenmelerdir. Tür içi çeşitlenmelere hiç kimse itiraz etmez. Çünkü zaten şu dünyada kaç milyar insan varsa hiçbirinin yüzü, sesi, parmak izi, retina kalınlığı, DNA'sı, daha bilmem neleri neleri birebir birbirini tutmaz. Evet. Bu çeşitlenmedir. Haktır. Tekrarlanmaktadır. Her zamanda görülmektedir. Tamam. Fakat evrim hakkında asıl sorunumuz şudur: Bu türden tür içi çeşitlenmelerle türden türe atlamalar mümkün olabilir mi? Kardeşlerim, dostlarım, canlarım, bu konuda bencileyin derim ki: **Evrimciler gayba imânda Müslümanlardan daha ileridedirler. Hattâ dinlerinin haphalis Mü'minidirler. Meselâ: Müslümanlar, âyette buyrulduğu gibi, bahara bakıp tekrar dirilişin mümkünlüğüne kanaat getirirler. Nümûnesini görüp,
İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya; Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya. Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak; Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak. Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.
Yalnızlık bazı kültürlerde özgürlüktür, bazı kültürlerde ise çok kötüdür. İnsan yalnız korkak, aptal, tembel, ahlaksız, yalancı olmak istemez. Suç ortaklığı insana özgüven verir. İnsan yalnız olmadığını his edince aptallık, tembellik, ahlaksızlık, yalancılık o kadar ağır gelmez. "Herkesin kambur olmasını isteme" ruh halinin yakıtı, tam olarak bahsettiğimiz bu "kolektif suç ortaklığı ve ahlaki anestezi" mekanizmasıdır. Tek başına taşınamayacak kadar ağır olan ahlaki utanç, cehalet veya tembellik, bir kitleyle paylaşıldığı an buharlaşıp gider. Yalnızlığa yüklenen anlam, o toplumun bireyi ne kadar özgürleştirebildiğiyle doğrudan ilgilidir. Bireyin kendi sınırlarını çizdiği, kendi hikayesini yazdığı kültürlerde yalnızlık bir egemenlik (so sovereignty) alanıdır. İnsan kendine yetebildiğini, sistemden bağımsız var olabildiğini yalnızken anlar. Bizim gibi cemaatçi toplumlarda yalnızlık bir "lanet" veya "cezalandırma" olarak kodlanır. Çünkü bu kültürlerde birey tek başına bir hiçtir; ancak bir aşirete, partiye, cemaate veya mahalleye ait olduğunda "değer" kazanır. Dolayısıyla buralarda yalnız kalmak özgürlük değil, sürüden dışlanmak ve savunmasız kalmaktır. "Suç ortaklığı insana özgüven verir." Siyaset biliminin ve kitle psikolojisinin en korkunç gerçeği budur. Sosyal psikolojide buna "Sorumluluğun Dağılması" denir. Tek başınayken yalan söyleyen, hırsızlık yapan veya ahlaksızlık yapan bir insan, vicdanıyla baş başa kalır. Aynaya baktığında bir "canavar" veya "yalancı" görür. Bu acı vericidir. Ancak aynı yalanı milyonlarca insanla birlikte söylediğinde, o ahlaksızlık birdenbire "milli strateji", "dava adamlığı" veya "grup refleksi" adını alır. Kitle, bireyin vicdan azabını emen devasa bir sünger gibidir. Kötülük anonimleştiğinde, suçluluk duygusu ortadan kalkar ve yerini sapkın
Psikoloji